MÜDERRİS

Medreselerde ders veren öğretim üyesi, profesör. Arabça’da, “ders” masdarından gelen müderris kelimesi; dert veren muallim ve ders ver. meye ehil ve salahiyetli olan ilim sahibi kimse mânâsındadır. Târihte, devrin mekteb ve medreselerinde eğitim ve öğrenimini tamamlayıp, icazet aldıktan sonra, medreselerde ve camilerde din ve fen ilimlerini ders vererek öğretenlere müderris adı verilmiş; makamlarına da müderrislik denilmiştir. Müderris tâbiri daha ziyâde onuncu asırdan sonra yaygınlaşmıştır.

İslâm eğitimi ve öğretiminde Kur’ân-ı kerîmin talîmi en başta gelir. Yirmi üç seneye yakın bir zamanda parça parça nazil olan Kur’ân-ı kerîm, vahy kâtipleri tarafından çeşitli şeylerin üzerine yazılır, müslümanlar tarafından ezberlenirdi. Eshâb-ı kiram (radıyallahü anhüm), Kur’ân-ı kerîmin hükümlerini öğrenip tatbîk etmeye çalışırdı. Zâten devamlı Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin sohbeti ile şerefleniyorlar, bilmedikleri mes’eleleri sorup öğreniyorlardı. Zamanla müslümanlar çoğaldı. Eshâb-ı kiram (radıyallahü anhüm) arasından seçilenler, diğer beldelere İslâmiyet’i yaymak ve öğretmek için gönderildiler. Resûlullah’ın Medine’yi teşrifinden sonra Mescid-i Nebî yapılınca, onun bir bölümünde ikâmet eden Eshâb-ı suffe, yalnız ilimle meşgul oldular. Kur’ân-ı kerîmi öğrenmek ve öğretmek, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem her hâl ve hareketine şâhid ve sâhib olmak için birbirleri ile yarıştılar. Ehl-i suffe arasından yetişenler, çeşitli beldelere İslâmiyet’i öğretmek için gönderildiler. Resûlullah’ın vefatından sonra da her biri birer hidâyet yıldızı olan Eshâb-ı kiram efendilerimiz, bir taraftan İslâmiyet’i insanlara duyurmak, müslüman olmalarına manî olan zâlim kralların ellerinden kurtarmak gayesiyle, cihâd için cepheden cepheye koşarlarken, diğer taraftan yeni müslüman olanlara islâmiyet’i öğretmek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr zamanında toplanmış, hazret-i Osman zamanında çoğaltılmış olan Kur’ân-ı kerîmin doğru okunması için dil ilimlerine; ibâdetin doğru yapılabilmesi için de fıkıh bilgilerine çok ehemmiyet veriliyordu. Hele hadîs-i şerîfler, râvîlerit ile birlikte tek tek ezberlenmişti, îmân bilgilerini zâten kaynaktan veya menbâın en yakınından alıyorlardı. Kısa zamanda Medîne, Basra ve Küfe birer ilim merkezi oluverdi. Her biri bir derya gibi olan âlimler yetişti. Üç yüz binden fazla hadîs-i şerîfi râvîleri ile birlikte ezberden bilip, sahîh olup olmadığına vâkıf bulunanların sayısı çok fazla idi. İspanya’dan Hindistan’a, Yemen’den Kafkaslara kadar dağılan ilim sâhibleri, gittikleri yerlerde sâhib oldukları ilimleri öğrettiler. İmâm-ı a’zam, İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, İmâm-ı Mâlik gibi mezheb imamları; İmâm-ı Buhârî ve Müslim gibi hadîs imamları yetişti. Bu yüksek âlimler ve talebeleri, zihinden zihine, kalbden kalbe, dilden dilş geçip gelen din bilgilerini toplayıp, insanların anlayacakları şekilde yazıp, kitaplara geçirdiler. Ortaya çıkan sapık kimselerin din bilgilerini bozmalarına mâni oldular. Bu din büyüklerinin yetiştirdiği talebeler, hocalarından öğrendikleri bilgileri camilerde, evlerinde, kütübhâne ve mekteb gibi yerlerde insanlara öğretmeye gayret ettiler (Bkz. Mescid). Kitaplar yazarak daha uzaklara ilimlerini yaydılar. Zamanla, Hulefâ-i râşidîne ve Eshâb-ı kirama (radıyallahü anhüm) kin güden ve İslâmiyet’i yanlış anlatan bâzı kimseler ortaya çıktı. Yer yer devlet bile kurdular. Bağdâd’ı uzun bir süre işgalleri altında tutan Büveyhîler ve Mısır’daki müslümanlara yıllarca zulmeden Fâtımîler gibi Eshâb-ı kiram düşmanlığı üzerine kurulan devletler, “İslâm ülkelerine çenesi kuvvetli propagandacılar göndererek, müslümanların zihinlerini karıştırmaya kalkıştılar. Bu propagandacılar, tek tek veya toplu olarak her yerde insanlara sapık fikirlerini yaymaya çalıştılar. Kendilerine kanmayanları korkuttular. Memleketlerde anarşi çıkardılar, insanları ve zaman zaman devlet adamlarını öldürdüler. İslâm âlimlerinin İslâmiyet’i doğru öğret-melerine mâni olmaya kalkıştılar. Bu sapıklara karşı tedbir olmak üzere ve sistemli bir eğitim ortaya koymak gayesiyle bâzı İslâm devletleri medreseler açtılar. Bilhassa Büveyhîleri yıkarak Bağdâd’ı kurtaran Selçuklular, daha önce yapılan propagandanın halk üzerindeki te’sirini kaldırmak ve Ehl-i sünnet itikadını yerleştirmek için yeni eğitim kurumları kurdular, önceleri mescidlerde yapılan eğitimin, namaz kılanlara mâni olmasını da dikkate alarak eğitim için yeni binalar yaptılar. Buralara medrese adını verdiler. Medreselerin gelir ve giderini karşılamak için vakıflar kurdular. Devlet adamları yanında halktan da medrese kuranlar oldu (Bkz. Medrese). Onuncu asırdan itibaren Mâverâünnehr ve Bağdâd başta olmak üzere bütün islâm âlemine yayılan medreselerde muhtaç talebenin geçimi sağlandı ve hocalara ücret verildi. Medreselerde ehil olmayan kimselerin ders vermesine mâni olmak için, hoca silsilesi Resûlullah efendimize kadar ulaşan ve hocasından ders verebileceğine dâir icazet alanlar seçildi. Sayılarının fazlalığı hâlinde imtihana baş vurularak lâyık olanların ders vermesi te’min edildi. Medresede ders veren hocalara müderris, yardımcılarına muîd, talebelerine de dânişmend dendi. Her müderris, yirmi-otuz civarında talebeye ders verirdi. Fakat bu sayı, medreselerin yüksek kısımlarında üç yüze kadar çıkardı. Talebe sayısı çok olan sınıflarda müderris, dersi konferans gibi verirdi. Mes’eleye vâkıf olan talebe, dersi hemen kavrardı. Dersi anlamakta zorluk çekenlere, muîdler yardımcı olurlardı. Bir muîd, yerine göre daha aşağı seviyedeki bir medresede müderris olabilir, daha yüksek bir medresenin müderrisi yanında muîd olarak çalışırdı. Bâzı medreselerde hoca bulunmadığı zaman muîdlerle idare edilirdi.

Müderris tâyininde, vücûd, zihin ve karakter özelliklerine bakılır; simasının sempatik, akıllı, kültürlü, anlayışlı, adaletli, iffetli, cömerd ve gözü gönlü tok olmasına dikkat edilirdi. Hâl ve hareketlerinin, huyunun güzel olması, her hâli ile talebelerine örnek olması arzu

Zamanın en ehil kimseleri arasından seçilen müderrisler, dersi talebelerinin anlayacakları seviyede tutarlardı. Bilmediği şeyler hakkında bir şey sorulduğu zaman, tereddütsüz; “Bilmiyorum” demekten çekinmezlerdi. Talebesinin kendi kendine iş yapabilecek bir şahsiyet olarak yetişmesine çalışırlardı. Karnı açken, susuzken, tasalı, öfkeli, üzüntülü veya sıkıntılı anlarında ders vermezlerdi. Talebelerine eşit muamele ederler, kimseyi kayırmazlardı.

Müderrislerin, idareciler yanında ve halk arasında yüksek bir îtibârları vardı. Başlarına tülbendle sarılmış büyük sarıklar giyerler, ucunu iki omuzları arasından aşağı sarkıtırlardı. Daha çok beyaz cübbe giyerler, temiz ve düzgün olmasına çok dikkat ederlerdi.

Müderrislere verilen ücret bir hayli yüksekti. Meselâ Selâhaddîn-i Eyyûbî, Fatımî sapıklarını Mısır’dan temizleyince, İmâm-ı Şafiî’nin türbesinin yanına bir medrese yaptırıp, Necmeddîn Hubuşânî’yi müderris ve mütevellî tâyin etmişti, ömrünü memleketinden getirdiği tek bir elbise içinde tamamlayan ve onunla kefenlenen, memleketinden gönderilen cüz’î bir para ile maişetini te’min eden Hubuşânî’ye (rahmetullahi aleyh) ders ücreti olarak Selâhaddîn-i Eyyûbî, aylık kırk dînâr, mütevellîlik ücreti olarak da on dînâr altın verilmesini şart koşmuştu. Ayrıca her gün altmış rıtl ekmek, yine her gün iki tulum Nil suyu verilmesini de şartlarına ilâve etmişti. Hubuşânî, aldığı ücreti fakirlere sadaka verirdi. Hubuşânî’den sonraki müderrisler de aynı ücretle bu medresede ders verdiler.


www.ehlisunnetbuyukleri.com