ARA
SORULARLA İSLAMİYET / SESLİ

Padişaha nasihat
İmam-ı Gazali hazretleri, Selçuklu sultanı Sultan Sencer’in padişahlığı sırasında onunla görüşmüş, ona mektup yazmış ve bizzat nasihatte bulunmuştur.

Sultan Sencer; Ehl-i sünnet itikadında, dinine bağlı ve bid’atleri reddeden bir padişah idi. 60 sene kadar tahtta kalmış olup, ilme ve ulemaya karşı çok hürmet eder, kendisi de ilimle meşgul olurdu. O zamanın en meşhur âlimi olan İmam-ı Gazali hazretlerine haset edenler, İmam-ı a’zam hazretlerinin aleyhinde bulunuyor diye iftira ederek, Sultan Sencer’e şikayet etmişlerdi. Bunun üzerine Sultan Sencer, İmam-ı Gazali hazretlerini yanına davet edip, görüşmek istediğini bildirdi. Durum İmam-ı Gazali hazretlerine iletilince bazı mazeretlerini bildirerek gitmedi. Sultan Sencer’e mazeretini bildirmek ve nasihat etmek üzere bir mektup gönderdi.

Özetle şunları bildirmiştir:
“Cenab-ı Hakkın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip, mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma!

Bu ebedi padişahlığa kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resulullah efendimiz, “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir” buyurdu. Madem ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha çok muvaffakiyete fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hale gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyanın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: “Dünya kırılmaz altın bir testi, ahiret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedi olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir. Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyen baki kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşünün ve daima göz önünde tutun!

Beni yanınıza davet etmiş bulunuyorsunuz. Benim ahdim var. Bundan sonra hiçbir sultanın yanına gitmeyeceğim ve hiçbir sultandan en ufak bir şey kabul etmeyeceğim. Münazarayı terk edeceğim. Bu ahdimde durdum. Bu bakımdan, sultanlar beni bu hususta mazur gördüler.

Sizin için hayır dualarda bulundum. Eğer her şeye rağmen gelmem için bir fermanınız olursa, emre itaatin lazım olduğunu bildiğim için, ahdimi bozarak, fermanınızı kabul etme yolunu seçerim. Allahü teâlâ, dilinize ve gönlünüze öyle şeyler getirsin ki, bununla yarın ahirette utanmaktan muhafaza etsin... Vesselam.”

Bu mektup Sultan Sencere ulaşınca, madem ki Meşhed’e gelmiş, ordugahımıza az bir mesafe var. Oradan gelmek güç bir iş değildir diyerek, gelmesini istediğini bildirdi. Bunun üzerine İmam-ı Gazali hazretleri Sultan Sencerin yanına geldi. Huzuruna girince ayağa kalkıp, İmam-ı Gazali hazretlerini karşılayıp kucakladı. Sonra da kendi tahtına onu oturttu. Çok hürmet gösterdi. İmam-ı Gazali hazretleri oturduktan sonra, yanında bulunan bir talebesine, Kur’an-ı kerimden bir miktar oku buyurdu. Talebesi de mealen; “Allah kuluna kâfi değil mi?” buyurulan, Zümer suresi 36. Âyetini okuyunca, İmam-ı Gazali hazretleri, “Evet” dedi. Daha sonra söze Besmele çekerek başladı. Sultana özetle dedi ki:

“Allahü teâlâya hamd olsun. Kurtuluş ancak takva sahibi olanlar içindir. Düşmanlık da ancak zalimleredir. İslam âlimlerinin âdeti şöyledir: Padişahların huzuruna girdiklerinde; dua, sena, nasihat ve bir ihtiyacın giderilmesi hususunda konuşma yaparlar.

Dua hususunda evla olan, gece karanlıklarında Hak teâlâya gizlice yalvarmaktır. Çünkü insanlar arasında yapılan dualarda riya, gösteriş ihtimali var. Halis olmayan böyle dualar ise, Hak teâlâ indinde makbul değildir. Bu huzurda övgüde bulunmak da riyakârlıktan uzak değildir. Yükseklik ve ışık bakımından, güneşin parmakla gösterilip, övülmeye ihtiyacı yoktur. Güzellik kemale ulaşınca, övenlerin pazarını bozar, bunların eli boş kalır.

Resulullah efendimiz (Size iki vaiz bıraktım, biri susar, biri konuşur. Susan nasihatçi ölümdür. Konuşan ise Kur’andır) buyurdu. Dikkat et, susan nasihatçi ölüm, lisan-ı haliyle ne söylüyor ve konuşan nasihatçi ne söylüyor? Susarak, haliyle nasihat eden, ölüm diyor ki:
Ben, her canlıyı pusuda beklemekteyim. Zamanı gelince aniden pusudan çıkıp yakalayıveririm. Eğer benim herkes için yapacağım işin bir benzerini görmek isteyen varsa; padişahlar, vefat etmiş olan padişahlara, emirler de, vefat etmiş olan emirlere baksınlar. Melikşah, Alparslan, Çağrıbey toprak altından halleriyle şöyle nida ediyorlar:

“Ey Padişah, ey gözümüzün nuru, sakın unutma ki, biz nerelere sevk edildik ve ne korkunç işler gördük. Emrinde bulunanlardan biri aç iken, sen asla bir gece tok olarak uyuma! Biri çıplak iken, sen istediğin gibi giyinme!

Şöyle vasiyet ederler:
Benden bir kelime kabul et ki, bu; “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah”dır. Bunu daima dilinde tut, yalnız kaldığın zaman bunu söylemeyi asla unutma. Asıl iman, bunu söylemekle istikrara kavuşur. “İman, suyunu taatten alır. Kökü adalet ile, devamı Hakkı zikretmek ile kaimdir” buyurulmuştur. Bunların hepsini yapıp ahiret azabından kurtulursan da, kıyamette sualden kurtulamazsın. Hadis-i şerifte; “Her biriniz çoban gibisiniz ve herkes emri altında bulunanlardan sorumludur” buyuruldu.

Ey Padişah! Hak teâlânın hak nimetini eda eyle ki, nimet; doğru iman, doğru itikad, güler yüz ve güzel ahlaktır ve iyi amellerdir. Bunlardan iyi amel işlemek senin elindedir. Madem ki Allahü teâlâ bu nimetleri sana ihsan etmiş, sen de dördüncüden, iyi amel etmekten kendini mahrum etme ki, küfran-ı nimet etmiş olmayasın ve ey ayakta duran emirler! (vezirler, kumandalar!) Eğer devletinizin mübarek ve daimi olmasını istiyorsanız, nimetin kadrini biliniz. Nimeti, felaket ve bedbahtlıktan ayırt ediniz. Biliniz ki; sizin bu Horasan melikinden başka, göklerin ve yerlerin maliki olan başka bir padişahınız vardır. Yarın kıyamette, herkesi hesaba çekecek ve benim nimetimin hakkını nasıl elde eylediniz, nasıl yerine getirdiniz, buyuracak.

Meliklerin kalbleri, Allahü teâlânın hazineleridir. Rahmet, azap ve cezaya dair yeryüzünde her ne vuku bulsa, meliklerin gönülleri vasıtasıyla olur. Allahü teâlâ, (Kendi hazinemi size emanet ettim. Sizin dilinizi o hazinenin kilidi yaptım, korudunuz mu? Yoksa emanete ihanet mi ettiniz?) diye soracak. Hazineye ihanette bulunan, bir mazlumun halini padişahtan gizleyendir.

Bir ihtiyacın arz edilmesine gelince, benim bir genel, bir de özel olmak üzere iki hacetim vardır. Genel olanı şudur: Tus ahalisi zulümden helak olmuştur. Soğuk ve susuzluktan mahsuller tamamıyla mahvolmuştur. Onlara acı! Hak teâlâ da sana acısın. Açlık dert ve belasıyla müminlerin boynu ve belleri kırıldı.

Özel hacetim ise şudur: Ben, 12 seneden beri halktan uzaklaşmış, bir köşeye çekilmiştim. Sonra Fahr-ül-mülk, Nişabur Medresesi müderrisliğini kabul etmem için ısrar etti. Ben ona, Bu zaman, benim sözlerimi kaldıramaz. Bu zamanda bir hak söz söyleyenin, kapı ve duvar bile aleyhine geçer demiştim. Bugün ise iş o raddeye gelmiş ki, işitmiş olduğum sözleri rüyada görseydim, karışık rüyadır derdim. Bunların akli ilimler ile alakalı olanlarında eğer bir kimsenin itirazı varsa, buna şaşılmaz. Çünkü benim sözlerimde, herkesin anlayamayacağı manalar çoktur. Bununla beraber ben, kime olursa olsun söylemiş olduğum herhangi bir sözümü açıklayıp ispat edebilirim. Böylece meseleyi açıklığa kavuştururum. Bu gayet kolaydır. Fakat, İmam-ı a’zam Ebu Hanife’nin aleyhinde bulunmuşum diye söz söylüyorlarmış. İşte buna asla tahammül edemem. Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben, Ebu Hanife’nin ümmet-i Muhammed arasında, fıkıh ilminin inceliklerinde ve manasında en büyük âlim olduğunu kesin olarak kabul etmekteyim. Her kim ki, bu söylediğimin tersine bir sözüm olduğunu veya bir şey yazmış olduğumu söylerse o yalancıdır.

Sizden şunu isterim ki; beni, Nişabur’da, Tus’da ve diğer bütün şehirlerde ders verme işinden affediniz. Kendi halimde kalayım. Bu zaman, benim sözlerime tahammüllü değildir.”

Sultan Sencer, İmam-ı Gazali hazretlerini dikkatle dinledikten sonra şu cevabı verdi:
“Söylediğin bu sözleri duymak ve imam-ı a’zam hakkındaki güzel kanaatlerini, Irak ve Horasan âlimlerinin hepsinin duyması için, onları burada toplamamız lazımdır. Büyük İslam âlimleri hakkındaki kanaatinizi ve onlara olan hürmet ve sevginizi herkese duyurmak üzere, her tarafa dağıtmak için bu ifadeleri yazmanızı istiyorum. Tedristen, ders verme işinden muaf tutulma arzuna gelince, bu mümkün değil. Fahr-ül-mülk, seni Nişabur müderrisliğine [profesörlüğüne] davet etmiştir. Biz, senin namına medreseler yaptıracağız. Bütün âlimler gelsinler, kendilerine kapalı kalan meseleleri öğrensinler, zor meselelerini halletsinler.”

İmam-ı Gazali hazretleri, ömrünün bundan sonraki son iki yılını, kendi memleketi Tus’ta kitap yazmak, insanları irşad etmek ve talebelere ders vermekle geçirdi. 55 yaşında vefat eti.


Bir âlimin nasihati
[Mısır meliki Efdale nasihati]

Ey Emir-ül-müminin! Bu saltanat senden öncekinin ölmesi ile eline geçti. Senden önceki, şimdi bu saltanattan ölmek suretiyle uzaklaştığı gibi, sen de uzaklaşacaksın. Bu ümmetin üzerine aldığın işler hususunda Allahü teâlâdan kork. Zira Allahü teâlâ, iğneden ipliğe kadar seni hesaba çekecektir. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen; (Rabbin hakkı için, biz onların hepsine muhakkak surette yapmakta oldukları şeylerden soracağız) buyuruyor. (Nal 92-93)

Biliniz ki, insanlar, emirlere tâbi olmakta, Cehennemden korkmakta ve arkadaşları ve ailesi ile münasebetlerde fıkıh ilmine çok muhtaçtır. Halk, sultandan güzel huy ve yüksek davranışlar bekler. Ahkamda ayrılıkların ve düşmanlıkların giderilmesini ister. Bu işleri halletmek için, sultanların daha fazla ilme ve hikmete ihtiyaçları vardır. İlimsiz insan, insansız şehir gibidir. Sultanda hususi, insanlarda umumi olan en güzel, şey; ilmi sevmek, onunla süslenmek ve ilim sahiplerine hürmettir. Zira bu hususta insani tarafın kuvvetine ve hayvani duygulardan uzaklığına, derecesine ve duygularının yüceliğine delil vardır. Eğer sultan ilimden uzak olursa, nefsinin arzu ve isteklerine tâbi olur ve tebasına yularsız at gibi zarar verir. Çıkmaz sokaklara girer ve uğradığı yerleri felakete uğratır. Kötü huylardan, fuhuştan ve rezillikten uzaklaşmak, ilimden ne kadar nasiplenmişse, ona göre mümkün olur. Bunların hepsi sende görülebilir. Güzelliğin artması için âlimlerin meclislerinde oturmaya, fakihlerin sohbetini dinlemeye, ilim kitaplarını, ulemanın divanlarını, geçmiş hükümdarların hayatlarını
incelemeye çok fazla ihtiyaç vardır.

Ey Sultan! Allahü teâlâdan korkmayı emredenden üstün, onu emretmeyenden küçük, Allahü teâlânın emrini kabul edenden ve Allahü teâlânın hükmünü öğrenenden daha kıymetli, Allahü teâlânın sıfatları ile sıfatlanandan daha şerefli kimse yoktur. İlim, Allahü teâlânın sıfatıdır. Allahü teâlâ, ilminin genişliğini ve çokluğunu bildirmekte ve mealen şöyle buyurmaktadır:
(Allah’ın kürsüsü, gökleri ve yeri çevrelemiş, kaplamıştır.) [Bekara 255]

Bu âyet-i kerimedeki kürsi, ilimdir. Kürsi sahipleri de ulemadır. İlim böyle faziletli olunca, sultanların, iktidar sahiplerinin, eşrafın ve şeyhlerin ilimle meşgul olmaları evladır. Zira, bu makamlarda hata yapmak çok çirkindir. Fazilet göstermek ise büyük bir fazilettir.

İbrahim bin Mehdi, Halife Memun fakihlerle fıkıhtan konuşurken yanlarına girdi. Halife Memun, İbrahim bin Mehdiye; “Ey amcacığım! Bu âlimlerin dediği hususta ne dersin?” deyince o; “Ey müminlerin emiri! Bizimle küçüklükte meşgul oldular. Biz de, yaşlılıkta onlarla ilgileniyoruz” dedi. Halife Memun; “Niçin bugün ilim öğrenmiyorsun?” diye sorunca, İbrahim bin Mehdi; “Benim gibi biri için ilim öğrenmek güzel olur mu?” dedi. Halife Memun; “Evet, güzel olur. İlim talep ederek ölmen, cehalete razı olarak yaşamandan hayırlıdır” dedi. İbrahim bin Mehdi; “İlim talebi ne zaman güzel olur?” diye sorunca, Halife Memun; “Hayat, senin için güzel olduğu zaman” diye cevap verdi.

Ahlak ilmiyle uğraşanlardan biri, ilim öğrenen, ilimle meşguliyeti seven ve bu yaşta ilim öğrendiği için utanan bir ihtiyara; “Ey pir-i fani! Ahir ömrünün, evvel ömründen efdal olmasından mı utanıyorsun? Halbuki cehalet özür olmadığı halde, küçüklük özürdür” dedi.

Âlimler buyurdular ki: “İlmin kuvvetlendirmediği izzet, zillettir. Akılla teyit edilmeyen ilim sapıklıktır.” Hâl böyle olunca, her melik veya mevki sahibi, ilim öğrenmekten nasıl geri durabilir. Musa aleyhisselam, Şam’a, bütün Bahreyn ülkelerine, batının en ücra köşelerine, Hazret-i Hızır’ı bulmak, ondan bir şeyler öğrenmek için gitti. Onu bulduğu zaman da; “Sana, rüşt ve hidayetten bildiğini bana öğretmen için tâbi olabilir miyim?” dedi.

Peygamber efendimiz, bütün mahlukatın seçilmişi olduğu halde, Allahü teâlâ Ona mealen; (Ya Rabbi, ilmimi arttır) demesini bildirmektedir. (Taha 114)

Şayet Allahü teâlânın katında ilimden daha şerefli bir şey olsaydı, Allahü teâlâ, Peygamberine onu yapmasını bildirirdi. İnsanoğlunun atası Âdem aleyhisselam, melekler, Rablerine tesbih ve takdisler ile iftihar ettikleri zaman, ilmi ile iftihar etti. (Allahü teâlâ meleklere; “Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sadıklarsanız, (eşyayı kastederek) bunların isimlerini bana haber verin) buyuruluyor. (Bekara 31)
Melekler bunu söylemekten aciz kalınca, onlara, Âdem aleyhisselama doğru secde etmelerini emretti. Bütün bunlar, ilmin şerefini ve kıymetini göstermektedir.

(Küçüklükte öğrenilen ilim, mermere yazmak gibi, yaşlılıkta öğrenilen ilim, suyun üzerine yazı yazmak gibidir)
sözü, sana mazeret kapısı açmasın. Ahnef bin Kays, bu sözü söyleyen bir kişiye; “Yaşlı bir zat, aklen daha kâmildir. Ancak, kalbi meşgul olup, manayı araştırır ve dikkatini sebeplere verir” buyurdu. Resulullah efendimizin Eshabı arasında, yaşlılar, olgun kimseler, gençler vardı. Hepsi ilim, Kur’an, sünnet öğreniyorlardı. Hepsi ilim deryaları, fıkıh ve hikmet membaları idiler. Ancak küçüklükte öğrenilen ilim, sağlam temellere oturur. Ancak, bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsini de kaybetmemelidir.

Birisi, “Ben ilim öğrenmek istiyorum. Ancak onu zayi etmekten korkuyorum” dedi. Hazret-i Ebu Hüreyre buyurdu ki: “İlim öğrenmeyi terk etmen, ilmi zayi etmeye yeterlidir.”

Meşhur nahiv âlimi Esmai anlatır: “Bir gün bir Arab çocuğuna; “Arap evlatlarından bahset?” dedim. Onun konuşmasındaki güzellik beni büyülemişti. Ona; “Bin altının olup da ahmak olmayı ister misin?” diye sorunca, o çocuk; “Hayır” dedi. “Niçin?” diye sorduğumda; “Bu para, benim ahmaklığımı arttırır. Bende bulunan diğer şeyleri alır. Böylece bende, sadece ahmaklığım kalır” dedi. Bu durum, çocuğun zekasının parlaklığını ve kendisinden daha yaşlı olanlardan daha dikkatli davrandığını göstermektedir. Zekanın ve cömertliğin bir sınırı yoktur.

İslam âlimleri buyurdular ki: “Tecrübe, aklın aynasıdır. Gurur, cehaletin meyvesidir.” Bu sebeple yaşlıların görüşleri övülmüştür ve denilmiştir ki: “Yaşlılar, vakar ağaçları, nur membalarıdır. Onlar, kolay kolay yanılmaz. Yaşlıların görüşlerine sarılınız. Zira, onların zekaları olmasa da, zeka olarak tecrübeleri yeter.”

Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Ey Ebüdderda! Aklını artır ki, Rabbine yakınlığın artsın! Haramlardan sakın, farzları yap, akıllı olursun. Sonra bunları, salih amellerle ziyade eyle. Dünyada aklın ve Rabbinin katında yakınlığın ve izzetin artar.)


Üç şey vardır ki

Hasan bin Muhammed bin Hasan, Ömer bin Abdülaziz’e; (Ya Ömer! Üç şey vardır ki, kimde bulunursa imanı kâmil olur) dedi. Ömer bin Abdülaziz hazretleri dizleri üzerine çökerek; (Ey Resulullahın torunu! Bunları bana söyler misiniz?) deyince, buyurdu ki:
(Kişi razı olur, rızası onu bâtıla düşürmez. Kişi kızar, kızması onu haktan ayırmaz. Muktedir olduğu halde, hakkı olmayana el uzatmaz.)

Ömer bin Abdülaziz hazretleri halife olunca gelen bir heyetteki 11 yaşındaki bir genç dedi ki:
Allahü teâlâ, hallerini razı olduğu şekilde ıslah etsin. İnsanlar, Allahü teâlânın onlar üzerindeki merhametine, tul-i emellerine, insanların kendilerini övmelerine aldanmakta, böylece ayakları kayarak ateşe (Cehenneme) düşmektedir. Ey Emir-ül-müminin! Allahü teâlânın üzerindeki merhameti, tul-i emel, insanların seni övmesi seni aldatmasın. Eğer aldanırsan ateşe düşen aldananlara dahil olursun. Eğer aldanmazsan, Allahü teâlâ seni bu ümmetin salihleri ile beraber bulundurur.

Bu genç Hüseyin bin Ali’nin oğlu, yani Hazret-i Ali’nin torunu idi.

Kab-ül-Ahbar hazretleri, Hazret-i Ömer’e dedi ki:
Ey Emir-ül-müminin! Korkan bir kimsenin amelini yap. Kıyamet günü yetmiş Peygamberin yaptığı amel ile gelsen, orada gördüklerinden dolayı amelini yine az görürdün.

Bunları işiten Hazret-i Ömer, düşüp bayıldı. Ayıldığı zaman,
- Bize nasihat et dedi.

Kab-ül-Ahbar hazretleri dedi ki:
- Ey Emir-ül-müminin! Şayet Cehennemden doğuda çok ufak bir yer açılsa idi, batıdaki adamın beyni kaynar, sıcaktan erirdi.

Bunu işiten Hazret-i Ömer çok ağlayarak;
- Devam et ey Kab dedi.

- Ey müminlerin emiri! Kıyamet günü Cehennem öyle bir solur, şiddetlenir ki, mukarreb melekler, Peygamberler ve bütün herkes diz üstü çökerler. Bütün Peygamberler; “Ya Rabbi! Bugün ben nefsimi isterim” diyecekler, sadece Resulullah efendimiz “Ya Rabbi! Ümmetimi isterim, ümmetimi isterim, başka bir şey istemem” diyecektir.


Fudayl bin Iyad hazretlerinin halifeye nasihati

Bir gece Harun Reşid, veziri Fudayl-i Bermeki’ye, “Beni bir kimsenin yanına götür. Kalbim, bu göz kamaştırıcı, şaşalı hayattan sıkıldı. Rahatlık ve gönül huzuru arıyorum” dedi. Veziri onu Süfyan bin Uyeyne’nin evine götürdü. Süfyan kapıyı açıp,
- Kim o dedi.
- Emir-ül-müminin geldi dediler.
- Niçin bana haber vermediniz? Bilseydim ben onun huzuruna gelirdim.

Harun Reşid bunu duyunca,
- Benim aradığım kimse bu değildir dedi.
Süfyan bin Uyeyne bu söz üzerine,
- Sizin aradığınız kimse, Fudayl bin Iyad’dır dedi.

Fudayl bin Iyad’a gittiler. Kapının önüne geldiklerinde, Hazret-i Fudayl, (Günah işleyenler, kendilerini iman edenlerle bir tutacağımızı mı sanıyorlar?) mealindeki, Casiye suresi 25. âyetini okuyordu. Harun Reşid; Nasihat istesek bu bize yeter dedi. Kapıyı çaldılar. Hazret-i Fudayl,
- Kim o? dedi.
- Emir-ül-müminin dediler.

Bunun üzerine Fudayl bin Iyad;
- Emir-ül mümininin benim yanımda ne işi var ve benim onunla ne işim var? Beni lütfen meşgul etmeyiniz dedi.

Vezir;
- Ülül-emre [halifeye] itaat vaciptir dedi.
- Lütfen beni meşgul etmeyin dedim ya...

Vezir;
- Müsaadenle mi girelim, yoksa zorla mı dedi.
- Müsaadem yok, ama zorla gireceksiniz ona karışmam.

İzinsiz içeri girdiler. Fudayl bin Iyad, kimsenin yüzünü görmemek için kandili söndürdü. Karanlıkta Harun Reşidin eli, Fudayl bin Iyad’ın eline değdi. Bunun üzerine Fudayl bin Iyad; Bu el ne yumuşak, Cehennemde yanması çok yazık olur buyurunca, Harun Reşid ağladı ve ondan nasihat olacak bir söz daha söylemesini istedi. Fudayl bin Iyad buyurdu ki:
- Senin büyük baban Hazret-i Abbas, Peygamber efendimizin amcası idi. Bir kavme emir yapılmasını istemişti. Peygamber efendimiz de, (Ey amca, seni nefsin üzerine emir ettim) buyurdu. Ve yine buyurdu ki: (Emirlik kıyamette pişmanlıktır.)

Harun Reşid; Biraz daha söyle deyince, Fudayl bin Iyad;
- Ömer bin Abdülazizi halife yaptıkları zaman, Salim bin Abdullah, Reca bin Hayve ve Muhammed bin Kab’a, (Ben, bu işe düştüm. Kurtuluş çarem nedir?) diye sorduğu zaman onlar; “Yarın kıyamet gününde azaptan kurtulmak istiyorsan, Müslümanlardan yaşlılarını baban yerine koy, gençlerini kardeş kabul eyle, çocukları kendi çocukların gibi düşün! Kadınları ise kız kardeşin ve annen gibi kabul eyle. Onlara; anana, babana, kardeşine ve çocuklarına yaptığın gibi muamele eyle” dediler.

Harun Reşid;
- Biraz daha söyler misin dedi.
Fudayl bin Iyad;
- İslam ülkesi, senin evin gibidir. İnsanları ev halkın gibidir. Babalarına, kardeşlerine ve çocuklarına iyilikle muamele eyle. Korkarım şu güzel yüzün ateşle yanar ve çirkinleşir. Güzel yüzlerden niceleri Cehennemde çirkinleşir ve emirlerden niceleri orada esir olur.

Harun Reşid; Biraz daha söyle diyerek hüngür hüngür ağladı.
Fudayl bin Iyad hazretleri;
- Allahü teâlâdan kork ve Ona ne cevap vereceğini düşün. Cevaplarını şimdiden hazırla! Çünkü Kıyamet günü, Allahü teâlâ sana Müslümanların hepsinden tek tek soracaktır. Hepsi için adalet isteyecektir. Eğer bir gece bir ihtiyar kadın, evinde bir şey yemeden yatarsa, yarın senin eteğine yapışır ve sana hasım [düşman] olur.

Bunun üzerine Harun Reşid, ağlaya ağlaya kendinden geçti. Vezir Fudayl-i Bermeki;
- Ey Fudayl yetişir! Emir-ül-müminini öldüreceksin dedi.

Fudayl bin Iyad hazretleri;
- Sus, ey Haman! Onu sen ve kavmin helak eylediniz, ben değil.

Bu söz Harun Reşidin ağlamasını arttırdı ve vezirine,
- Sana Haman demesi, beni Firavun yerine koyduğundandır dedi.

Sonra Harun Reşid, Fudayl bin Iyada sordu:
- Birisine borcun var mı?
Hazret-i Fudayl;
- Evet, Allahü teâlâya borcum var o da itaattir. Huzuruna borçlu çıkarsam vay halime dedi.

Halife;
- İnsanlara borcun var mı dedi.
- Allahü teâlâya şükür olsun ki, bana çok nimetler verdi, hiç şikayetim yoktur.

Halife, onun önüne bin altın koyup;
- Bunlar helaldir. Annemin mirasındandır dedi.
- Bütün bu nasihatlerimin sana hiç faydası olmamış.

Harun Reşidin yanından kalktı. Harun Reşid de çıkıp gitti. Fudayl’in ismi anıldığında; “Ah! Ne insandır o! Hakikaten mert biridir” derdi.


Timur Han diyor ki:

1- Allahü teâlânın dinini cihana yaymayı gaye edindim. Her zaman, her yerde İslamiyet için çalıştım.

2- Adamlarımı on ikiye ayırdım, bir kısmı da üstün fikirleriyle bana yardım ettiler.

3- İlim adamları ile istişarenin sayısız faydaları olur. Hükümet idaresinde hüsnüniyet ve sabırla hareket ettim. Hiç alakadar olmuyor gibi görünerek her şeyi hakimiyetim altında bulundurdum. Dost ve düşmana ilgide eşit davrandım.

4- Nizamlara hürmet ve bağlılığı gerçekleştirdim.

5- Subay ve askerlerimi kuvvetli ve hareketli hale kavuşturmak için altın ve diğer kıymetli şeyleri feda etmekten çekinmedim. Bu sebeple onlar da muharebede başlarını vermekten çekinmediler. Günlük ihtiyaçlarını karşılayarak; dertlerine iştirak ederek şahsıma bağlılıklarını gerçekleştirdim. Bu suretle 27 ülkenin hakanı oldum. Han elbisesi sırtıma geçince istirahatı terk ettim.

6- Adalet ve tarafsızlıkla, Müslümanların iyilik dağıtıcısı oldum ve iyiliklerini gördüm. Güzel davranışlarım, suçsuzları olduğu nispette, suçluları da şümulüne alıyordu. Bu sebeple insanların gönlünde yer ettim. Hükümlerimde mesnedim adalet ve iyi niyet oldu. O derece disiplinli davrandım ki askerim korku ve memnuniyet arasında bulunuyordu. Harp meydanında daima askerin yanında olurdum. Mazlumu zalimin elinden kurtardım. Şahsi mal veya mülke karşı işlenen yolsuzluk ortaya çıkınca kanunu tatbik ettim. Suçsuzları hiçbir vakit suçlu çıkarmadım.

7- Seyyidlere, âlimlere, hukukçulara, mütefekkirlere ve tarihçilere özel bir ilgi gösterdim. İyi ve cesur insanları dost edindim. İlim adamları ile sürekli temasta oldum ve âriflerin sevgilerini kazanmaya çalıştım. Onlarla olan istişarelerim ve dualarının bereketi ile zaferler kazandım. Fakirleri doyurdum. Başkalarını çekiştirenleri sarayımdan kovdum. Bunların sözlerine kıymet vermedim.

8- Düşündüğüm bir işi yapmakta kararlı hareket ettim. Bir tasavvuru tahakkuk ettirmek istediğimde bütün fikrimi o işe teksif eder ve muvaffak olana kadar bırakmazdım. Rabbim bana gazap eder diye, kimseye kızgınlık ve şiddet göstermedim. Eski devletlerin yıkılışlarının sebeplerini araştırdım. Aynı hatalara düşmemeye çalıştım.

9- Halkın ızdırap ve halini gayet iyi anlıyordum. Her ülkedeki ahalinin âdet ve karakterini nazarı itibara aldım. Halkın başına devlet idaresine vakıf, onların itimadını kazanmış kimseleri vazifelendirdim. Devletimde halkın meselelerini yakından tetkik edip bana bildirmeleri için her bölgede heyetler teşkil ettirdim.

10- İyilere iyilik; kötülere kötülüklerini iade ettim. Dostlarım, dostluklarına hiçbir zaman pişman olmadılar. Düşmanlarım bile bilahare haksızlıklarını anlayıp af dileyince müsamaha ile karşıladım; dostlukla mukabele ettim.

11- Herkes layık olduğu hediye ve hürmete kavuştu. İnsanların seviyesine göre davrandım.

12- Kumandanlarına sadakat gösteren düşman askerlerine karşı kalben takdir duydum; en lazım olduğu sırada vefa ve sadakat kanununu tepeleyerek kumandanını terk edip bana gelenleri insanların en kötüsü saydım. Toktamış Han ile olan kavgada subayları saflarıma iltihak etmek için gelmişlerdi. Nefret ettim, şimdiki hanlarına olduğu gibi, yarın bana da ihanet ederler diye düşünerek, onlara siz hainsiniz dedim.