MEDÎNE-İ MÜNEVVERE

İslâm Devleti’nin ilk başşehri. Peyamber efendimizin Mekke-i mükerremeden hicret ederek yerleştiği, ilk islâm Devleti’ni kurduğu ve kabr-i şerîfinin bulunduğu şehir. Bu sebeplerden dolayı Medîne-i münevvere yâni nûrlanmış şehir adıyla anılmıştır. Arablar, buraya gelmeden önceki devirlerde ve câhiliyye Arabları devrinde Yesrib olarak bilinen bu mübarek beldenin ismi, Peygamber efendimizin hicretinden sonra değiştirilmiştir. Yesrib, lügatte; fesâd, ayıplanmış, cimri mânâlarına geldiğinden, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, halkın, Medîne’ye Yesrib demelerini uygun görmemiş; “O, Medine’dir” buyurmuştur. “Medine’ye bir defa Yesrib diyen kimse, on defa Medine desin!” ve “Medîne’ye Yesrib diyen kimse, Allah’tan af dilesin! O Tâbedir” buyurarak “Allah’tan af dilesin” sözünü üç defa tekrarlamıştır.

Medîne’nin; Tâbe, Tayyibe, Âsıme, Dâr-ul-îmân, Dâr-üs-sünne, Bârreh, Beyt-ür-Resûl, Habîbe, Mahbûbe, Dâr-ül-Ebrâr, Dâr-ül-Hicre, Dâr-üs-Selâme, Dâr-ül-Feth, Mehfûza, Harem-i Resûl, Medînet-ür-Resûl gibi birçok isimleri de vardır, islâm tarihçilerinden Semhûdî, yazdığı Vefa adlı eserinde; “İsim çokluğu, isim sahibinin şerefliliğine delâlet eder” dedikten sonra, çeşitli kaynaklara dayanarak Medîne-i münevverenin doksan dert ismini saymış ve bunlar hakkında geniş açıklama yapmıştır.

Şehir; Mekke-i mükerremenin batısında ve Kızıldeniz’in doğusunda yer alan, kuzeye doğru meyilli çölün ve güneye doğru uzanan az dalgalı bir ovanın bittiği yerde kurulmuşdur. Medîne’nin kuzeyinde ve dörtbeş kilometre uzağında Uhud, doğusunda Taberi ve güney doğusunda Ayr dağı bulunmaktadır. Doğusunda ve batısında Harre ve Laba ovaları yer almaktadır. Akik, Batıhan, Mehzur, Müzeynib, Kanat gibi vadilerinin güzelliği, tatlı sulu kuyu kaynaklarının bolluğu ile tanınan Medîne-i münevverenin suları, güneyden ve Harre mevkîlerinden çıkmaktadır. Bu sular kuzeye doğru akarak, Zagaba yakınında birleştikten sonra, izam vadisinde batıya yönelip sahile doğru gider. Bu vadilerde ancak yağmurlardan sonra su bulunur. Oldukça kuvvetli bir yağmurdan sonra açıkta bulunan el-Menâha meydanı bir göl hâlini alınca, şehrin güney kısmındaki binalar için tehlike teşkil edebilecek büyük taşkınlıklar meydana gelirdi. Çok verimli ve zirâata elverişli topraklarında her çeşit sebze, kavun, karpuz, şeftali, incir, limon, turunç, üzüm, elma, nar, muz ve hurmanın en iyileri yetişir. Arabistan yarımadasının diğer bölgelerine göre serin bir iklimi olan Medîne-i münevverenin kışın en soğuk aydaki sıcaklık ortalaması 10-11 derece, yazın en sıcak aydaki sıcaklık ortalaması ise 32 derecedir.

Medîne-i münevvere şehri son asra kadar dört tarafı kuvvetli ve yüksek surlarla çevrili olup, beş tane kapısı var idi. Bu kapıları şunlardır:

1-Derb-ül-Mûsâllâ: Bâb-üs-Sûk, Bâb-ül-Mısr da denilen bu kapı, siyah taştan gayet muhkem bir şekilde yapılmış olup, surun batı cephesinde ve “Musâllay-ı Iyd-in-Nebî” tarafındaydı. Mescid-i Seâdetin Bâb-üs-selâm kapısı ile arasında 645 arşın (438,6 m.) mesafe vardır.

2-Derb-üs-Sagîr: Bu kapı da, Hısn-ül-Emîr yanında ve Derb-ül-Mûsâllâ cihetindedir.

3-Derb-ül-Bakî: Surun doğu cihetinde bulunan bu kapı, Bâb-ül-Cum’a diye de bilinir ve büyük bir kapıdır. Bu kapı ile Mescid-i Seâdetin Bâb-ı Cibril kapısı arasında 433 arşın (294,4 m.) mesafe vardır.

4-Derb-üş-Şâmî: Derb-ül-Kebîr de denilen bu kapı, surun kuzey tarafındadır.

5-Derb-üs-süvârikıyye.

Peygamber efendimiz, Tebük gazası dönüşünde Medine görününce; “İşte Tâbe!” buyurarak bu ismin Allahü teâlâ tarafından verildiğini bildirdi. İsrâ ve Mîrâc mucizesini anlatırken de; “Burak’a bindim. Yanımda Cebrail de bulunuyordu. Gittim. Cebrail aleyhisselâm; “İn ve namaz kıl” dedi. İnip namaz kıldım. Cebrail; “Nerede namaz kıldın biliyor musun? Tayyibe’de kıldın ve oraya hicret edeceksin” dedi.” buyurdu. “Her peygamber için bir Harem, dokunulmaz bir yer vardır. İbrahim aleyhisselâm Mekke’yi haremleştirdiği gibi, ben de Medine’nin ilk karataşlığı (Ayr ve Sevr tepeleri) arasını haremleştirdim. Onun otları biçilmez, ağaçlaları kesilmez, orada çarpışmak için silâh taşınmaz, orada kötü bir âdet çıkarana veya o âdeti çıkaranı evinde barındırana Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun! Onun ne tövbesi, ne fidyesi kabul olunur” buyurarak medh ettiği bu şehir, Mescid-i Harâm’dan sonra dünyânın en kıymetü yeri olup, çok eskidir. Nuh aleyhisselâmın tufanından sonra onun neslinden gelen Amâlika kavmi, Hicaz’a gelerek Medîne-i münevvereye yerleşmiştir.

İlk olarak buraya yerleşen Amâlikalılar, hurma ağaçları dikerek ve evler yaparak şehri kurup imâr ettiler. Bu şehre, ileri gelenlerinden olan Yesrib bin Kâyin’in ismine nisbetle veya Arâmice şehir anlamına gelen Üserbiys kelimesinden kısaltılmış olarak Yesrîb adını verdiler.

Bâbil hükümdarı Buhtunnasar Kudüs’ü işgal ederek, Beyt-ül-makdis’i yıkıp, İsrâiloğullarını esir ettikten sonra, İsrâiloğullarından bir topluluk Hicaz’a gelerek Vâdilkurâ, Teyma ve Medine’de yerleştiler. Bu sırada Medine’de Amâlikalılar ve Cürhümlülerden bir kavim yaşıyordu. Medine’ye gelerek yerleşen İsrâiloğulları (Yahudiler) gittikçe çoğalmaya başladılar. Yahudiler, günden güne azalan Cürhümîlerle, Amâlikaîıları zamanla buradan çıkararak mallarını-mülklerini ele geçirdiler.

Yemen’deki Ma’rib şeddi yıkılınca, yurtları seller altında kalan Evs ve Hazreclilerin ataları da Medine’ye gelip yerleştiler. Medine’ye gelen ve önceleri Medine’nin diş kısımlarında yerleşen Evs ve Hazrec kabilelerinden Hazrec’in büyük babası Sa’lebe bin Amr’ın oğullan, sayı bakımından kuvvetlenince, yahûdîleri Medine’den çıkardılar ve şehre yerleştiler. Yahudiler, şehrin dışında kaldılar. Zamanla çoğalan Evs ve Hazrec kabileleri arasında sık ssk anlaşmazlıklar çıktığından, kılıçlara sarılırlar, birbirleriyle çarpışırlardı. Yahudiler de bu anlaşmazlıkları fırsat bilerek, onları birbirine daha çok düşman etmek için aralarına fitne sokmaktan geri durmazlardı. Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki çarpışmaların sonuncusu, hicretten beş-altı yıl önce olan Buas çarpışması idi.

Peygamber efendimize Mekke-i mükerremede peygamberlik emri bildirildiği sırada, Evs ve Hazrec kabüeleriyle bu kabilelerden meydana gelen küçük kabilelerin ve yahûdîlerin yaşadığı Medine’de âe (Yesrib); Arabistan yarımadasının diğer bölgelerinde olduğu gibi, câhiliyye devri âdetleri bütün şiddetiyle yaşanıyor; güçlüler güçsüzleri eziyordu. Peygamber efendimiz insanları dünyâda ve âhırette tek kurtuluş yolu olan İslâm dînine davet ediyor, bunun için insanların toplandıkları pazar ve panayır yerlerine gidiyor, bu uğurda, inanmayan kimselerden gelen işkence, zulüm ve yalanlamalara sabr ediyordu. Az da olsa gün geçtikçe inanan insanların sayısı artıyordu. Peygamber efendimizin peygamberliği ve tebliğ ettiği İslâm dîni, Mekke dışındaki diğer şehirlerde de duyulmuş, insanlar inanmaya başlamışlardı. Resûlullah efendimiz peygamberliğinin on birinci yılında Kabe’yi ziyaret için gelen Medîne halkından bir toplulukla karşılaştı. Onlarla tanıştıktan sonra, İslâm dînine girmeleri için davette bulundu. Hazrec kabilesine mensûb 6 kişi müslüman olup, Peygamber efendimize her türlü yardımda bulunacaklarına dâir söz verdiler ve Medine’ye döndüler.

Kavimlerine dönüp, İslâm dînine gir-meleri için davete başladılar. Hazrec kabilesinden müslüman olanlar olduğu gibi Evslüerden de islâm dînini kabul edenler oldu. Ertesi sene hac mevsiminde islâmiyet’i kabûl eden 12 Medîneli Mekke’ys geldiler. Müşriklerin kendilerine işkence etmelerinden çekindikleri için gece vakti Akabe’de Peygamber efendimizle görüşüp, bağlılıklarını arzettüer ve bî’at ettiler, ikisi Evs, diğerleri de Hazrec kabilesinden olan bu 12 kişi, Medîne-i münevvereye dönüp kabilelerine gecegündüz İslâmiyet’i anlatarak hak dîne davet ettiler. İslâmiyet, Medine’de sür’atle yayılmaya başladı. Daha önce birbirlerine düşman olan Evs ve Hazrec kabîleleri bir araya gelerek İslâmiyet’i daha iyi öğrenebilmek için Resûlullah efendimizden bir muallim istediler. Peygamber efendimiz, Mus’ab bin Umeyr’i hoca olarak Medine’ye gönderdi. Mus’ab bin Umeyr, Medînelilere İslâm dînini anlattı, inanmayan kimselerden karşı çıkanlar olmasına rağmen, müslümanların sayısı gün geçtikçe arttı. Peygamberliğinin on üçüncü yılında hac mevsiminde Medîneli 73 erkek ve 2 kadın Mekke’ye gelerek, Akabe’de Peygamber efendimizle konuştular. Medînelilerin temsilcisi olan Es’ad bin Zürâre, Peygamberimizin Medine’ye hicret etmelerini teklif ettiler. Peygamber efendimize her türlü yardımda bulunacaklarına söz verip, O’na bî’at ettiler ve tekrar Medîne’ye döndüler.

Peygamber efendimiz, Mekkeli müslümanlardan isteyenlerin Medîne’ye hicret edebileceklerini bildirdi. Müslümanlar, kafileler hâlinde Mekke’den Medine’ye hicret ettiler.

Peygamber efendimiz de, Allahü teâlânın hicret emri üzerine 622’de Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye gitmek için en yakın arkadaşı hazret-i Ebû Bekr’le birlikte yola çıktı. Rebî’ul-evvel ayının sekizinci (Milâdî 622 yılı Eylül ayının 20.) Pazartesi günü Medîne yakınındaki Kuba köyüne geldiler. Burada üç gün kalarak İslâm tarihindeki ilk mescid olan Kuba mescidini yaptılar. Kuba vadisinde ilk Cum’a namazını kılıp, hutbe okudular.

Kuba’dan Medîne-i münevvereye hareket eden Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, şehre müs’ümanların sevgi gösterileri arasında girdiler. Ensâr adı verilen Medîneli müslümanlardan herkes Peygamber efendimizin kendilerinde misafir olmasını istiyorlardı. Peygamber efendimiz ise Kusvâ adlı devesi nereye çökerse orada misafir olacağını bildirdi. Müslümanların sevinç gözyaşları ve sevgi gösterileri arassnda, Medine sokaklarında ilerleyen Peygamber efendimizin devesi, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ens:îrî’nin (radıyallahü anh) evinin bahçesinde çöktü. Peygamberimiz de Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde misafir oldu.

Peygamber efendimiz, müslümanlar arasında dayanışmanın, yardımlaşmanın ve muhabbetin kuvvetlenmesi için Mekkeli muhacirler ite Medîneli ensâr arasında uhuvvet (kardeşlik) anlaşmasını yaptı. Devesinin çöktüğü yeri satın alarak Mescid-i Nebî’yi yaptırdı. Dörtgen biçiminde kerpiçten yapılmış dört duvarla bir mihrab ve üç kapıdan ibaret olan bu mescidin bitişiğinde, Peygamberimizin aileleri için mescidin yanına kerpiçten iki oda daha yapıldı. Mescidin kuzey duvarında hurma dallarıyla bir gölgelik ve sundurma da yapıldı. Buraya Suffa denildi. Burada Ehl-i Suffa denilen, kavim ve kabîleleri Medine’de bulunmayan fakir Sahâbîler kalıyorlardı. İslâm târihinde ilk medrese ve ilm öğrenme yeri olan Suffa’da, Kur’ân-ı kerîmi ezbere bilen hafızlar, onlara Kur’ân-ı kerîmi tecvîd ile öğretir ve okurlardı.

Mescid-i Seâdeti inşâ ettiren ve müslümanlar arasında uhuvvet (kardeşlik) anlaşmasını yapan Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Medîne’de ilk islâm devletini kurdu ve ilk defa olarak elli beş maddelik yazılı anayasa hazırladı. Yabancı devletlere elçiler gönderip, onları müslüman olmağa davet etti. Medîne’de çarşı pazar işlerini düzene koyarak, ticarî hayâtı yahüdîlerin elinden kurtardı ve müslümanların iktisâden güçlenip zengin olmalarını sağladı. Ayrıca, Medîne’de bulunan yahûdîlerle ve inanmadığı hâlde inanmış görünen münafıklarla da anlaşma imzalayarak onlarla iyi geçinmeye çalıştı.

Mekke’de kalan müslümanlara eziyet ve zulüm eden ve Medine’ye hicret eden müslümanların geride kalan mallarına el koyan Mekkeli müşrikler; Medine’deki müşrikler, yahûdîler ve münafıklarla işbirliği yaparak İslâmiyet’in yayılmasın! engellemeye çalıştılar. Gün geçtikçe çoğalan ve güçlenen Medîneli müslümanlar, müşriklerin bu zulüm tahriklerine karşılık, Mekkelilere ait ticâret kervanlarına zarar vermek ve onlar! zor duruma düşürmek için askerî müfrezeler göndermeye başladılar. Mekkeli müşrikler ise, kuvvet kullanarak kervan yolunu açık tutmaya çalıştılar. Müşriklerle; 624 (H. 2)’de müslümanların zaferiyle sonuçlanan Bedr muharebesi, 627 (H. 6)’da Uhud muharebesi, yine 627 (H. 6)’da Hendek muharebesi yapıldı. 628 (H. 7) de yapılan Hudeybiye müsâlehasıyla Medine’nin önemi arttı. 629 (H. 8)’de kan dökülmeden Mekke feth olundu.

Fırsat buldukça müslümanlara sıkıntı veren, müşriklerle işbirliği yapan ve Peygamber efendimize sû-i kasd tertib eden Nadr yahûdîleri, Uhud muharebesinden sonra Medine’den çıkarıldılar. Peygamber efendimizle yaptıkları anlaşmayı bozarak, Mekkeli müşriklere karşı yardım etmeyen ve müslümanlara karşı harb hazırlıkları içinde olan Kureyzâ yahûdîleri de, Hendek muharebesinden sonra ihanetlerinin netîcesinde, kadın ve çocukları esîr alınıp, erkekleri de öldürülmek suretiyle cezalandırıldılar. Peygamber efendimizin Medine’ye hicret buyurduğu zamandan beri, müşrik ve yahûdîlerle iş birliği yaparak müslümanlara zarar vermeye ve müslümanlar arasında fitne tohumları ekmeye çalışan, münafıklar da vardı. Başlarında Übey bin Selûl’ün bulunduğu bu münafık grubu, Tebûk muharebesi dönüşünde Peygamber efendimize sû-i kasd tertiplemiş, Tebük muharebesi esnasında Medîne’de kalmış ve Mescid-i Dırâr adında bir bina yaparak içini silâhla doldurmuşlardı. Reisleri Übey bin Selûl’ün ölmesiyle başsız kalan ve birlikleri bozulan münafıklar da, Peygamber efendimize gelerek teslimiyetlerini bildirince, Medîne’de; müşrik, yahûdî ve münafıklardan kimse kalmadı.

Peygamber efendimizin sağlığında ahâlisi tamamen nıüslüman ve İslâm devletinin merkezi olan Medîne-i münevvere; Peygamber efendimizin vefatından sonra, hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osman zamanlarında da devlet merkezi olarak kaldı. Hazret-i Ali’nin halifeliği zamanında devlet merkezi Kûfe’ye taşındı. Bu târihten sonra bir ilim merkezi hâline gelen Medîne, sakin bir hayât geçirmek isteyenlerin gelip yerleştikleri mukaddes hâtıralarla dolu bir şehir hâlinde devam etti.

Sevgili Peygamberimizin kabrinin, Ravda-i Mutahhera’nın, hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman’ın ve pek çok Sahâbe-i kiramın kabirlerinin bulunduğu Medîne-i münevvere, daha sonraki devirlerde de ehemmiyetini muhafaza etti. Bundan sonra, bâzı olaylara da şâhid olan Medîne şehri ahâlisi, 683 (H. 64)’de Emevî halîfesi Yezîd zamanında isyan ederek Abdullah bin Hanzala’yı kendilerine reîs seçtiler. Şehri savunmak için de bir sed yaptılar ve etrafına hendek kazdılar. Müslim bin Ukbe kumandasında bir ordu gönderilerek şehrin kuzey doğusundaki Hassa mevkiinde Medîneliler mağlûb edildi. Emevîlerin son zamanlarına doğru, Ebû Hamza kumandasındaki haricîler, Medîneliler üzerine yürüyüp, Kubeyd yakınında onları mağlûb ettiler. Emevî halîfesi ikinci Mervân, haricîlerin isyanını bastırıp, Medîne-i münevvereyi tasallutlarından kurtardı.

Abbasîler zamanında sözde hazret-i Ali tarafdârı görünen, kendine Mehdî dedirten Muhammed bin İbrahim isminde birisi, 763 (H. 145)’de kılıç kullanarak Medîne-i münevvereye hâkim oldu ve şehrin etrafındaki Peygamber efendimizin kazdırdığı hendeği yeniden açtırdı. Halîfe, üzerine asker gönderip, bu hareketi bastırdı. 786 (H. 169) yılında hazret-i Ali taradârı olduğunu iddia eden Hüseyn bin Ali isminde biri de, Abbâsîlere karşı isyan edip, Medîne-i münevvereyi hâkimiyeti altına aldı ve şehri bir müddet zâlimcesine idare etti. Daha sonra, Medine’den çıkarılarak Mekke civarındaki Fahh yakınında öldürüldü. Bu kimselerin, hazret-i Ali’nin torun ve akrabalarıyla ilgisi yoktur. Abbasî halîfelerinden Vâsık’ın zamanında Süleyrn ve Benî Hilâl kabilelerinin istilâsına uğrayan Medîne-i münevverenin halkı çok zarar gördü. Halîfe, onlar üzerine kuvvet gönderip taşkınlık yapanları hapsettirdi ve isyanı bastırdı.

Eshâb-ı kiram düşmanı olduğu hâlde kendilerinin hazret-i Fâtıma’nın neslinden geldiklerini iddia eden ve Mısır’da hâkimiyeti ele geçiren Fâtımîler, Hicaz’ın mukaddes beldeleri olan Mekke ve Medîne şehirlerini tehdit etmeye başladılar. Fâtımîlerin bu tehditlerine karşı 974 (H. 364)’de Medine’nin etrafı surlarla çevrildi. Medîne ahâlisinin büyük bir kısmı bu surların dışında oturduğundan ve zaman zaman bedevîlerin hücûmlarına uğradığından, atabeg Nûreddîn Mahmûd Zengî, 1162 (H. 557)’de şehrin daha büyük bir kısmını içine alan, kapı ve burçları bulunan ikinci ve daha muhkem bir sur yaptırdı.

Mekke ve Medîne valileri arasında 1203 (H. 601)’de Zulhuleyfe muharebesi oldu. Mekke valisi, Medîne-i münevvereyi muhasara ettiyse de geri çekilmeye mecbur edildi. Fakat başka emirlerden yardım görünce, Medîne valisi mücâdeleden vazgeçti. 1256 (H. 654)’de Hicaz ateşi denilen, kayaları ve taşları eriten müthiş bir volkandan fışkıran lavlar, şehrin doğusundan akıp kuzeye doğru yayıldı. Medîneliler yalvarıp, günahlarına tövbe ederek Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Mescid-i seâdetine sığındılar. Bu sıkıntılı hâl rivayete göre üç ay kadar devam etti.

Mısır’da hüküm süren Memlûklerin idaresi altında da bulunan Medîne-i münevvere, Hicaz emîri tarafından idare ediliyordu. Hicaz emîri Şerîf Ebü’l-Berekât, oğlu Ebû Numme’yi göndererek Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Hân’a bağlılığını bildirdi. Bu suretle Medîne-i münevvere 1517 (H. 923)’de Türk hâkimiyetine girdi. Daha önceden de Osmanlı pâdişâhları, her sene sürre alayları tertîb ederler, Medîne-i münevvere fukarasına hediyeler gönderirler, Resûlullah efendimizin komşularının duaları ile şereflenmeye çalışırlardı. Yavuz Sultan Selim Hân, Mısır’ı feth ettiği zaman hutbede kendi ismini Hâkim-ül-Haremeyn olarak okuyan hatibe îtirâz ederek; “Biz bu mübarek şehirlerin hâkimi olamayız! Ancak Hâdim-ül-Haremeyn yâni Haremeyn’in hizmetçisi oluruz” dedi. Kabe’nin içini süpürmeye mahsus olan süpürgelerden birisi kendisine getirilince, süpürgeyi bir taç gibi kaldırarak başına koydu. Kendilerinden sonra gelen sultanların taçlarına koydukları süpürge şeklindeki sorguç buradan gelmektedir. Kanunî Sultan Süleyman Hân ise, Medîne-i münevverenin etrafını kuşatan ve 30-40 ayak yükseklikte olan suru yaptırdı. Mescid-i Seâdet’i ve Mescid-i Kuba’yı tamir ettirdi. Mekke ve Medîne’nin emniyeti için her yıl sıra ile Mısır’daki yedi ocaktan koruma ve kollama görevlisi olarak muhafız askerler gönderdi. Bu iki şehre kadılar tâyin etti. Diğer Osmanlı pâdişâhları zamanında da Medîne-i münevverede çeşitli îmâr faaliyetleri yürütüldü. On mescid, on yedi medrese, bir orta, bir ilk mekteb, on iki kütübhâne, sekiz dergâh, dokuz yüz otuz iki dükkân ve mağaza, dörî han, iki hamam ve yüz sekiz misafirhane yaptırıldı.

Osmanlılar tarafından adalet ve hürmetle idare edilen ve milyonlarca Osmanlı lirası sarf edüerek inşâ ve tamir edilen Medîne-i münevvereyi 1804 (H. 1219)’da vehhâbîler işgal ederek, Peygamber efendimizin kabrini ziyaret etmeyi yasakladılar. Ayrıca, Eshâb-ı kirama ve diğer İslâm büyüklerine ait türbeleri yıkıp, Peygamber efendimizin kabr-i şerîfi üzerindeki kubbeyi de yıkmaya teşebbüs ettiler. Fakat buna muvaffak olamadılar.

Osmanlı Devleti, bu yıllarda dış devletlerle uğraşmakta ve içerideki din ve devlet düşmanlarının körüklediği isyan ateşlerini söndürmeğe çalışmakta idi. 1811 (H. 1226) senesinde müslümanların halîfesi ve Osmanlı sultânı İkinci Mahmûd Hân-ı Adlî, Mısır valisi Muhammed Ali Paşa’ya ferman gönderip, Hicaz’ın kurtarılmasını istedi. Muhammed Ali Paşa, oğlu Tosun İbrahim Paşa idaresindeki bir orduyu Medîne’ye gönderdi. Tosun İbrahim Paşa, Cüdeyde yoluyla Medîne’ye giderken Safran vadisi ile Cüdeyde boğazı arasında 1811 (H. 1226) Zilhicce ayı başında büyük bir muharebe olup bozguna uğradı. Bunun üzerine Muhammed Ali Paşa, büyük bir kolordu ile bizzat yola çıktı. Safra ve Cüdeyde boğazlarını geçerek bir çok köyleri harb olmadan aldı. 1812 (H. 1227) de Medine’yi de harb yapmadan ele geçirdi. Bu zaferi de Sultan İkinci Mahmûd-ı Adlî’ye bildirdi. Bütün mukaddes toprakları ve Yemen’e kadar olan yerleri kurtaran Muhammed Ali Paşa, oğlu Hasen Paşa’yı Mekke valisi tâyin ederek Mısır’a döndü. Bu sırada Suûd bin Abdülazîz ölmüş, yerine Abdullah bin Suûd geçmişti. Muhammed Ali Paşa Mısır’a gelince, oğlu İbrahim Paşa’yı bir mikdâr asker ile Abdullah üzerine gönderdi. Abdullah bin Suûd, İbrahim Paşa ile bir anlaşma yaparak Der’iyye emîri olarak kalmak şartıyla Osmanlılara itaat edeceğini bildirdi. Fakat Muhammed Ali Paşa, bu teklifi kabul etmeyerek oğlunun muharebeye devam etmesini emretti. Tosun İbrahim Paşa, Der’iyye’yi zabt edip, Medîne-i münevvereye girdi. Tekrar Osmanlı idaresine giren şehir, Osmanlı sultânı İkinci Mahmûd-ı Adlî tarafından îmâr ve inşâ ettirildi. Yıkılan ve harâb olan bütün İslâmî eserleri yeniden ihya ettiren Sultan İkinci Mahmûd Harı Medine ahâlisine bo! miktarda yiyecek, giyecek gönderdi ve para yardımı yaptı. Hücret-i seâdete hediyye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği şiiri, kendisinin ve bütün Osmanlı sultânlarının Resûlullah’a sallallahü aleyhi ve sellem olan hürmet ve sevgisinin bir vesikasıdır. Bu şiiri şöyledir:

Şemî’dân eyledim ihdâya cür’et yâ Resûlallah!
Muradım dergeh-i ulyâya hizmet yâ Resûlallah!

Değildir Ravda’na şâyeste destâvîz-i nâçizim.
Kabulünle kıl ihsan u inayet yâ Resûlallah!

Kimim var hazretinden gayri hâlim eyleyem i’lâm,
Cenâbındandır ihsan u mürüvvet yâ Resûlallah!

Dâhilek el-amân Sâd el-amân dergâhına düştüm,
Terahhüm kıl, bana eyle şefaat yâ Resûlallah!

Dü âlemde kıl istishâb hân-ı Mahmûd-i Adlîyi,
Senindir evvel ü âhirde devlet yâ Resûlallah!

Kendisinden sonra gelen oğulları Abdülmecîd ve Abdülazîz hânlar da, yapılan hizmetleri tezyîn için, şaşılacak bir himmet ve gayret gösterdiler. Hizmetlerini sân ve şöhret için değil, bu beldelerin hadimi (hizmetçisi) olarak yaptıklarını da ayrıca zikr etmişlerdir.

Sultan Abdülmecîd Hân, Medine’deki Ayn-ı zerka adındaki çeşmeyi tâmir ettirip genişletti. Sultan Abdülazîz Hân da Medîne çevresindeki sur duvarlarını sağlamlaştırdı. Ayrıca büyük bir tophane, hükümet konağı ve cephanelik (silâh deposu) yaptırdı. Osmanlı Devleti’ni otuz üç sene adaletle idare ettikden sonra tahttan indirilen İkinci Abdülhamîd Hân’ın Medîne-i münevvereye yaptığı hizmetler pek çoktur. 1900 (H. 1318)’de Medîne-i münevvereye telgraf hattı döşetti. İstanbul Medîne arasına 1902 (H. 1320)’de demiryolu döşetip Zerka’ya kadar işletti. Mescid-i Nebî’yi ve Mekke’de bulunan Mescid-i Harâm’ı gözleri kamaştıracak şekilde tamir ve tezyîn ettirdi. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem ilk zevcesi Hadîcet-ül-Kübrâ’nın türbesini ve kızı Fâtımat-üz-Zehrâ’nın doğum yerlerini de tarifsiz bir şekilde ihya ettirdi. Eshâb-ı kiramın, Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin ve bir çok evliyanın kabir ve türbelerini tamir ve ihya ettirdi. Bunlara benzer pek çok hizmetleri târihe mâl oldu.

Birinci Cihan harbine kadar huzur ve emniyet içinde yaşayan Medîne-i münevvere ahâlisi, 1914-1918 (H. 1333-1337) seneleri arasında meydana gelen Birinci Cihan Harbi sonunda İslâm birliğini parçalamak arzusuna kavuşan İslâm düşmanı İngilizler, Mekke emîri olan Şerîf Hüseyn bin Ali’yi ve Ehl-i sünnetten ileri gelenleri Hicaz’dan çıkardılar. Suûdoğullarını Mekke’ye getirerek bunları Hicaz ülkesine emîr ve hâkim yaptılar.

Birinci Cihan harbi sonunda, Osmanlı Devleti hâkimiyetinden çıkan Medîne-i münevvere, daha sonra kurulan Suudî Arabistan Devleti idaresine geçti.

Yeryüzünde ziyaret için gidilebilecek olan üç mescidden biri olar Mescid-i Nebî ile pek çok Eshâb-ı kiram ve evliyanın kabrinin bulunduğu Medîne-i münevvere ahâlisinin geçim kaynağı; ziraatçılık, bilhassa hurma yetiştiriciliği ve hacılardan elde edilen gelirlerdir.

Doğusunda Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem yakınlarının ve Eshâb-ı kiramın kabr-i şerîflerinin bulunduğu Cennet-ül-Baki’, kuzeyinde hazret-i Hamza ile birlikte şehîd olan Eshâb-ı kiramın kabirlerinin bulunduğu Uhud şehîdliği ve Uhud dağı, güneyinde 5 km. mesafede hicret esnasında Peygamber efendimizin konakladığı ve ilk mescidi bina ettiği Kuba köyü bulunan Medîne-i münevvere, mukaddes ve mübarek bir şehirdir. Nitekim Peygamber efendimiz; “Bir kimse, beni ziyaret etmek için gelse ve başka bir şey için niyeti olmasa, kıyamet günü, ona şefaat etmemi hak etmiş olur” ve “Bana selâm verene ben de selâm veririm” buyurduğu bu mübarek şehir ve sinesinde barındırdığı manevî hâtıralar, dünyânın her yerinden gelen milyonlarca hacı ve ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir.

Medîne-i münevverede ve civarında bulunan mübarek yerlerden bâzıları şunlardır:

1-Mescid-i Nebî: Peygamber efendimizin yaptırıp namaz kıldırdığı, halîfeler ve Osmanlı sultanları tarafından genişletilerek ve tamir edilerek zamanımıza kadar gelmiş olan mesciddir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Namaz ve ibâdet için hiç bir mescide gidilmesi doğru değildir. (Fazla sevâb bekleyerek), yalnız şu üç mescide gidilir; Mescid-i Haram, Mescid-i Resûl ve Mescid-i Aksa” ve “Mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hâriç başka mescidlerde kılınan bin namazdan hayırlıdır. Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz da, şâir mescidlerde kılınan yüz bin namazdan efdâldir” buyurarak medh etmiştir.

2-Ravda-i mütahhera (Cennet bahçesi): Mescid-i Nebî içerisinde, Peygamberimizin kabr-i şerîfi ile mescidin o zamanki minberi arasındaki yerdir. Peygamber efendimizin; “Kabrimle minberim arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyurarak medh ettiği Ravda-i mütahhera’nın uzunluğu 22, genişliği 15 metredir. İçerisinde Peygamber efendimizin namaz kıldığı mihrabın da bulunduğu bu beyaz sütunlu kısım, Mescid’in sonradan ilâve edilen diğer bölümlerinden ayrılmıştır. Öteki kısımların sütunları beyaz olmayıp değişik renktedir.

3-Kabr-i seâdet: Ravda-i mütahhera’nın doğusunda bulunan ve Hücre-i seâdet de denilen, hazret-i Âişe’ye ait olan odanın bulunduğu yerdir. Peygamber efendimiz burada vefat etmiş olup; “Peygamberler, vefat ettikleri yere defn edilirler” hadîs-i şerîfine göre buraya defn edilmiştir. Burada, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’in kabr-i şerîfleri de vardır. Bu kısmın etrafı parmaklıklarla çevrili olup, üzeri yeşil kubbe ile örtülüdür.

4-Ehl-i Suffe yeri: Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmından olup, vakitlerini ilim ve ibâdetle geçiren kimsesiz müslümanların Mescid-i Nebî bitişiğindeki kaldıkları yerdir. İlk zamanlar Mescid-i Nebî’nin dışında olan bu yer, Mescid-i Nebî genişletilirken mescidin içine dâhil edilmiştir.

5-Cennet-ül-Bakî’: İçerisinde, başta hazret-i Osman’ın olmak üzere pek çok Sahâbe-i kiramın kabr-i şerîflerinin bulunduğu, şehrin doğusundaki kabristan. Bu kabristandaki türbeler ve mezar taşları, Medîne-i münevvere, Osmanlı idaresinden çıktıktan sonra yıktırılmıştır. Şimdi etrafı duvarla çevrili olan bu kabristan bir tarla görünümündedir.

6-Uhud şehîdliği: Uhud dağı eteğinde bulunan, Uhud muharebesinde şehîd olan, başta hazret-i Hamza olmak azere yetmiş şehidin kabirlerinin bulunduğu yerdir. Türbe ve mezarlar yıkıldığı için, şimdi yalnız hazret-i Hamza’nın kabr-i şerîfinin yeri belli olmak üzere, etrafı bir duvar ile çevrilidir.

7-Kuba Mescidi: Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Mekke’den Medîne’ye hicretleri sırasında konakladıkları, Medîne-i münevvereye, yaya bir saat kadar uzaklıkta olan Kuba köyünde yapılmış olan mesciddir. Bu mescid, Kâbe-i muazzama, Mescîd-i Haram, Mescîd-i Nebî ve Mescîd-i Aksa’dan sonra mescidlerin ve camilerin en fazîletlisidir.

Peygamber efendimiz hadîs-i şerîflerinde Medîne-i münevverenin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Sizden biriniz Medine’de vefat etmeğe gücü yetiyorsa, orada vefat etsin. Çünkü ben Medine’de vefat edenlere kıyamet gününde şefaat ederim.”

“Medîne’ye, Mesih Dercâl’in (değil kendisi) kokusu bile giremeyecektir. O fitne günlerinde Medine’nin yedi kapısı olacak, her kapıda muhafız iki melek bulunacaktır.”

“Beyt-i şerîfi (Kabe’yi) ziyaret edip de beni ziyaret etmeyen, bana cefâ etmiş olur.”

“Her kim benim mescidimde (Medîne-i münevvere mescidi) hiç bir vakit kaçırmıyarak kırk vakit namaz kılarsa, onun için Cehennem’den âzâd olmak, azâb ve nifaktan kurtulmak beraatı yazılır.”


www.ehlisunnetbuyukleri.com