ARA
SORULARLA İSLAMİYET / SESLİ

Anam babam sana feda olsun
Hatice validemizle Peygamber efendimiz evlenecekleri zaman, Hazret-i Hatice, bir şahsı gizlice Server-i kâinatın huzuruna şu haberle gönderdi:
(Bize, kendi şöhretli halinle, bir fakire varıp, zevceliği kabul ettin diye tan ederler. Bir miktar çeyiz gönderseniz, az da olsa ben onu çoğaltıp, halka gösteririm. Ayıplayanların ayıplaması def olur.)

Resulullah, mütefekkir ve mütereddit kalkıp, evden çıktı. Pazara geldi. Ebu Bekri Sıddık uzaktan sevgili arkadaşının geldiğini görünce çok sevindi. Efendimiz aleyhisselam doğru Ebu Bekri Sıddıkın dükkanına geldi. Ebu Bekri Sıddık da karşılayıp, üzüntülü olduğunu görünce, (Ya Muhammed-ül-emin! Anam babam sana feda olsun. Niçin üzüntülüsün?) dedi. Fahr-i âlem, (Ya Eba Bekir, Hatice’ye çeyiz götürmem lazım) buyurdu. Ebu Bekri Sıddık, (Ya Muhammed-ül-emin! Yetmiş devem, Şam’a ticarete gitmişti. Bugün salim ve ganimet ile geldiklerini müjdelediler. Kerem edip, karşılayın. Hepsi senindir. Kervan başı olan şahsa durumu bildirin. O kervanın başındaki şahsa, azat edeceğimi, yüz altın vereceğimi, Ebu Bekrin bunu vaad etmiş olduğunu söyleyin) dedi.

Efendimiz aleyhisselam kervanın önüne geldi. O kervan başı şahsa durumu anlattı. Sana nişan vereyim buyurduğunda, kervanbaşı, ben senden nişan istemem, ben ve develer, sana fedadır deyip, develeri Hatice-i kübranın sarayı tarafına sürdüler. Pazar ortasına gelince Ebu Bekri Sıddık bir kimse gönderip, develeri getirip, bu aradan geçirsinler dedi. Getirdiler. Ya Muhammed-ül-emin, bir miktar durun dedi. Hizmetçi gönderip, kendi evinden renkli ipekli kaftanlar getirtip, her birini bir devenin yükü üzerine çekti ve (Muhammed-ül-emin’in kötüleyenleri, haset edenleri, üzüntülü, gamlı olsunlar diye çeyizleri renkli ipekli kumaşlar ile iletmeli) dedi.

O develeri, üzerlerinde ipekli-renkli kumaşlar ile örtülü olarak, Mekke-i mükerremeyi dolaştırıp, Hatice validemizin evine ilettiler. (M.Ç.Güzin)

Eğer dost edinseydim
İmam-ı Begavi hazretleri, Mesabih’de diyor ki:
Resulullah buyurdu ki:
(Bize her nimeti veren ve iyilik eden kimseye karşılığını verdik. Ebu Bekrin iyilik ve ikramının karşılığını veremedik. Hak teâlâ kıyamette ona karşılığını verir. Ebu Bekrin malının fayda verdiği gibi, bir kimsenin malı bana fayda vermedi. Eğer ben dost edinseydim, Ebu Bekri dost edinirdim. Lakin bilmiş olun, sizin sahibiniz, Allahü teâlânın dostudur.)

Hazret-i Ömer buyurdu ki:
Ebu Bekir bizim seyyidimiz, hayırlımızdır ki, Allah Resulüne hepimizden daha sevgilidir.


Son Peygamberin veziri olacaksın
Ebu Bekri Sıddık önceleri tüccar idi. Sefer ve ticaret yapardı. Ekseri Şam’a giderdi. Seferde iken, çok tesirinde kaldığı bir rüya gördü. Gökten dolunay inip, Kâbe-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalar Mekke’deki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar bir araya gelip göğe yükselmişti. Fakat, kendi evine düşen ay parçası evde kalmış tekrar göğe yükselmemişti. Ebu Bekri Sıddık iki eliyle onu kucaklamış ve sinesine basmış, evin kapısını kapayarak da ay parçasının çıkmasına mani olmuştu.

Sabahleyin heyecanla uyanan Ebu Bekri Sıddık, hemen oradaki bir Yahudi âlimine gidip, rüyasını anlattı. O da dedi ki: (Bu rüya karışık rüyalardan biridir. Bunun tabiri yapılamaz.)

Fakat bu söz onu tatmin etmemişti. Devamlı bu rüyanın tabirini düşünüyordu.
Bir zaman sonra ticaret maksadıyla gittiği yerde, rahip Bahira’ya rüyasını anlattı. Rüya Bahira’nın çok dikkatini çekti. Bunun için Ebu Bekri Sıddıka sordu:
- Sen nerelisin?
- Kureyş’tenim.
- Tamam. Şimdi rüyanı tabir edeyim. Mekke’de, bu kavimden, beklenen ahir zaman Peygamberi gelecektir. Yakınlarda zuhur edecektir. Onun hidayet nuru her yere yayılacak. Sen, O hayatta iken Onun veziri, vefatından sonra da Halifesi olacaksın!..

Ebu Bekri Sıddık ne yapacağını şaşırmış haldeyken, rahip Bahira sözlerine şöyle devam etti:
- Şimdi sen hemen memleketine dön! Ona ulaş! Ona vahiy gelmeye başladığında, git herkesten önce Ona iman et!

Ebu Bekri Sıddık bu tabiri kimseye anlatmadı. Peygamber efendimiz, peygamberliğini tebliğe başlayınca sordu:
- Peygamberlerin, peygamber olduklarına dair delilleri vardır. Senin delilin nedir?
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Peygamberliğime delil, o rüyadır ki, bir yahudi âliminden tabirini istedin. O âlim, “Karışık bir rüyadır, itibar edilmez” dedi. Sonra rahip Bahira, doğru tabir etti. Ya Eba Bekir, seni Allah’a ve Resulüne iman etmeye davet ederim.)

Bunun üzerine kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.
Hazret-i Ebu Bekir, Peygamber efendimizin huzurunda Müslüman olur olmaz, (Ya Resulallah, müsaade ederseniz, arkadaşlarımı da huzurunuza getireyim, onların da Müslüman olmalarını, ebedi saadete kavuşmalarını istiyorum) diyerek arkadaşlarına koştu.

Arkadaşlarım dediği, Hazret-i Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebi Vakkas ve Ebu Ubeyde bin Cerrah gibi, ileride Eshab-ı kiramın ileri gelenlerinden ve ismen Cennetle müjdelenenlerden olacak kimselerdi.

İmam-ı Begavi, (Mealimüttenzil) adlı tefsirinde, Lokman suresinin, (Bana yönelenlerin yoluna uy) mealindeki onbeşinci âyet-i kerimenin tefsirinde, Ata’dan, o da ibni Abbas hazretlerinden nakil etmiştir. Buyurdu ki, âyet-i kerimedeki kimseden murad Ebu Bekri Sıddık’tır. Müslüman olduğu vakit hemen arkadaşları olan, Osman, Talha, Zübeyr, Sad bin Ebi Vakkas, Abdurrahman bin Avf ve Ubeyde bin Cerrah’ın yanına vardı. Onlara durumu anlatıp, iman etmelerini söyledi. (Sen bu şekilde tasdik edip, iman ettin mi?) diye sordular. Evet, O doğru sözlüdür, siz de iman edin, dedi. Sonra hepsini alıp, Resulullahın huzuruna götürdü. Müslüman oldular. Bunların Müslüman olmaları Hazret-i Ebu Bekrin irşadı ile oldu. Allahü teâlâ onun methinde buyurdu: (Bana yönelenlerin yoluna uy) Yani Ebu Bekrin yoluna tâbi ol, demektir. (M.Ç.Güzin)


O Sıddıkdır
Hazret-i Ebu Bekir, İslam dininin göz bebeğidir. Muhammed aleyhisselamın dostudur, arkadaşıdır, mübarek kayınpederidir. Bu ikisinden, ikincisidir.

Lakab-ı şeriflerinden biri, (Atik)dir. Resulullah efendimiz mübarek yüzlerine nazar edip, (Bu, Cehennem ateşinden atiktir) buyurdu. Yani, Allahü teâlânın ateşinden azadlı kuludur. Bundan sonra, bu lakab ile şöhret buldu. Bir lakab-ı şerifleri de (Sıddık)dır. Çok fazla inançlı demektir. Resulullahı tereddütsüz hemen tasdik ettiği için, bu isim verildi.

Kavl-ül-fasl kitabında deniyor ki:
İsra suresinin ilk âyet-i kerimesinde, Allahü teâlâ, kudret ve azametinden nice acayip işlerden bazılarını göstermek için, Muhammed aleyhisselamı, Mekke'den Kudüs'e götürdüğünü bildiriyor. İsra kelimesi, rüya için kullanılmaz. Uyanık iken, gece yürümek manasına kullanılır.
Âyet-i kerimede buyuruldu ki:
(Sana [Miracda] gösterdiğimiz temaşayı insanlar için bir fitne kıldık.) [İsra 60]

[Fitne] yani imtihan uyanıkken olur. Peygamber efendimizin anlattığı rüya olsaydı, hiç kimse tuhaf karşılamazdı. Hazret-i Ebu Bekir tasdik edip, yüksek derecelere kavuşmazdı.

Mekke'den Kudüs'e ancak bir ayda gidip gelinebilir. Kısa bir anda Mekke'den Kudüs'e varıp gelmek ancak Allahü teâlânın kudreti ile olur. Buna inanıp da, daha uzaklara gittiğine inanmamak, Allahü teâlânın kudretinden şüphe etmeyi gerektirir. Allahü teâlâ dilerse niçin olmasın?

Peygamber efendimiz o gecenin sabahında, mirac kıssasını anlatıp, [özetle] buyurdu ki:
(Cebrail aleyhisselamla bütün gökleri geçerek Sidre-i müntehaya geldim. Cenneti gösterdiler. Daha sonra elli vakit namazla dönerken Musa aleyhisselamı gördüm. Elli vakit namazın ümmetime zor geleceğini, dönüp namaz vakitlerini azaltmasını Allahü teâlâdan istememi söyledi. Azar azar kaldırılarak sonunda beş vakte indirildi.) [Müslim]

Bu gidip gelmek, gayet kısa zamanda oldu. Geldiğinde, mübarek yatakları henüz sıcak idi. Gelince, nasıl gidip geldiğini anlattı. Burak’la Mescid-i Aksa’ya gittiğini, oradan gökleri geçerek Cenneti Cehennemi ve daha başka yerleri gezdiğini söyledi. Dönüşte yolda, develi yolcular gördüğünü, bir devenin ürküp yıkıldığını söyledi. (İnşallah çarşamba günü Mekke’ye gelirler) buyurdu. Kâfirler bu olayı işitince inkâr edip, “Akla zıttır, mümkün değildir” dediler. “Bu iş burada bitti, mal, mülk, saltanat verdik, davasından vazgeçiremedik. Ama artık ondan kurtulduk” diye sevinçlerinden oynamaya başladılar. Birkaçı hemen Hazret-i Ebu Bekir’in evine geldi. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı.

Kapıya çıkınca hemen sordular:
"Ey Eba Bekir, sen çok kere Kudüs'e gittin geldin, iyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek ne kadar zaman sürer" dediler. Hazret-i Ebu Bekir, "İyi biliyorum, bir aydan fazla" dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler. Gülerek, alay ederek ve Hazret-i Ebu Bekir'in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek, "Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı" diyerek, Hazret-i Ebu Bekir'e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizin mübarek adını işitince "Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir. O, gerçek söyler. Ondan yalan sâdır olmaz" diyerek içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlayamadılar. "Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebu Bekir’e sihir yapmış" diyorlardı.

Hazret-i Ebu Bekir hemen giyinip, Resulullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, "Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Allah’a sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlayan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana feda olsun" dedi.

Böyle tereddütsüz iman etmesinden dolayı, Resulullah efendimiz ona (Sen Sıddıksın) buyurdu.

Kâfirler bu hâle çok kızdı. Müminlerin kuvvetli imanına, Peygamberin her sözüne hemen inanmalarına, Onun çevresinde pervane gibi toplanmalarına dayanamadılar. Peygamber efendimiz daha önce Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı görmemişti, bunu kâfirler de bildiği için, Resulullahı mahcup, mağlup etmek için, imtihan etmeye yeltenip dediler ki:
“Sen Kudüs’e gittim diyorsun. Söyle bakalım! Mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var?”
Resulullah hepsine cevap verirken, Hazret-i Ebu Bekir, “Öyledir ya Resulallah, aynen öyledir ya Resulallah” derdi. Çünkü Hazret-i Ebu Bekir, tüccardı, Kudüs’ü Mescid-i Aksa’yı iyi biliyordu, çok gidip gelmişti. Kâfirlerin kendileri de oraları çok iyi biliyorlardı. Bu bakımdan kâfirler, “Yanlış söylüyorsun” diyemiyorlar, inat için dahi olsa, Resulullahın cevaplarını inkâr edemiyorlardı.

Resulullah efendimiz, edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Mescid-i Aksa’nın kaç penceresi olduğunu bilmiyordu. Daha sonra bu olayı şöyle anlattı:
(Mescid-i Aksa’da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. Kureyş beni yalanlayınca, o anda Cebrail aleyhisselam, Mescid-i Aksa’yı gözümün önüne getirdi. [Televizyon gibi] görüyor, sayıyordum. Sorularına, hemen cevap veriyordum.) [Buhari]

Çarşamba günü güneş batarken, Resulullahın bahsettiği kervan Mekke’ye geldi. Kervandakiler, fırtına eser gibi olduğunu, bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hâl müminlerin imanını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığını artırdı.

Hazret-i Ali, Sıddık adı gökten inmiştir, diye yemin etmiştir. (Doğruyu (Kur’anı) getiren (Peygamber aleyhisselam) ve onu tasdik eden (müminler) ise, işte bunlar takva sahibi kimselerdir.) [Zümer suresi, 33. âyet-i kerimesi meali.] Hazret-i Ali buyurdu ki, Sıdk ile gelen kimse Muhammed aleyhisselam ve onu tasdik eden, Ebu Bekri Sıddıktır. (M.Ç.Güzin)


Üstünlük Allahü teâlâ tarafından verilir
Nisa suresi 69-70. âyet-i kerimelerinde mealen buyuruluyor ki:
(Emir ve yasaklarda Allah’a ve Resulüne itaat edenler, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, Sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır. Bu üstünlük Allah tarafından verilir. Allah üstün kullarına mükafat verilmesini bilir.)
Bu âyet-i kerimelerde, Resulullah ile Hazret-i Ebu Bekrin arasında vasıta olmadığına delil vardır. Bütün Müslümanlar Ebu Bekir hazretlerine Sıddık derler. Resulullahın derecesi ile Hazret-i Ebu Bekrin derecesi arasında başka bir derece yoktur. Bu âyet-i kerimelerde açıkça, Allahü teâlânın nimeti bu taife üzerine kendi fadlındandır diye buyuruluyor. Yoksa onlar bu nimete, ibadetleri ile kavuşmuş değillerdir. (M.Ç.Güzin)

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Ebu Bekir ile Ömer’i sizin önünüze ben geçirmedim. Onları, Allahü teâlâ, hepinizin önüne geçirdi.) [Ebu Ya’la, Neccar]


Cennet kapılarının hepsinden çağrılan
Ebu Hüreyre hazretleri diyor ki, Resulullah buyurdu ki:
(Bir kimse eşyadan bir çift şeyi sadaka etse, fisebilillah Cennet kapılarından davet olunur. Cennet için kapılar vardır. Her kim ki namaz ehlindendir, namaz kapısından davet olunur. Her kim ki cihad ehlindendir, cihad kapısından davet olunur. Her kimse ki sadaka ehlindendir, sadaka kapısından davet olunur. Her kimse ki oruç ehlindendir, reyyan kapısından davet olunur.) Ebu Bekir dedi ki, ya Resulallah! Bu kapıların her birinden çağrılanlara bir müşkilat yoktur. Lakin, bu kapıların hepsinden çağrılan kimse var mıdır? Resul-i ekrem buyurdu ki:
(Evet, sen o kimselerdensin.) [Buhari, Müslim]

Yine Ebu Hüreyre hazretleri diyor ki,
devamla Resulullah buyurdu ki: (Bugün sizin içinizde oruçlu olan var mıdır?) Ebu Bekir, ben oruçluyum dedi.
Yine buyurdu ki: (Sizden bugün kim cenaze hizmetinde bulundu?) Ebu Bekir, ben bulundum dedi.
Yine sual buyurdu ki: (Sizden bugün, bir fakire kim yiyecek verdi?) Ebu Bekir, ben verdim dedi.
Yine sual etti ki: (Sizden bugün, kim hasta ziyaretine gitti?) Ebu Bekir, ben gittim dedi.
Bunun üzerine Resulullah buyurdu ki:
(Bu hasletler bir kimsede bir arada olunca, o kimse [hesapsız] Cennete girer.) [Mesabih]


Babanın taati yanında
Hazret-i Âişe validemiz anlatır:
Resulullah, bir gece mübarek başını, benim yanıma koymuş, yıldızlara bakıyordu. Ben aya baktım ancak Resulullahın mübarek yüzü aydan güzel ve parlak idi. Gözlerim doldu. Bir damla gözyaşım mübarek yüzüne düştü. Benden tarafa bakıp, (Ya Âişe, ne oldu sana?) buyurdu.

Mübarek yüzüne ve aya baktım. Mübarek yüzünüzün aydan daha nurlu olduğunu gördüm. Kıyamet günü senin yüzünü görmeyecek ve şefaatinden mahrum kalacak kimseye acınır, ne bedbaht insandır onlar dedim. Resulullah buyurdu ki:
(Ya Âişe, Allahü teâlâ, güneşin ve ayın nurunu benim nurumdan yarattı. Benim yüzümün nuruna niçin hayret edersin ki, yıldızları ve levh-i ve kalemi ve onsekizbin âlemi benim nurumdan yarattı.)

Ya Resulallah dedim, Sen yıldızlara niçin bakardın? Buyurdu ki:
(Ya Âişe, benim Eshabım arasında, bir recül [mevki sahibi] vardır ki, her gün yıldızlar adedince, onun taatini göğe götürürler. Yıldızların adedini ise Allahü teâlâdan başka kimse bilemez.)

Zannettim ki, babam Ebu Bekri murad ederler. Ya Resulallah dedim, o mevki sahibi mübarek zat kimdir? Buyurdu ki:
(O Ömer bin Hattabdır. Ömer bin Hattabın taati ise babanın taati yanında, deryadan bir damla gibidir.) [M.Ç.Güzin]


Artık o nesneler bana gerekmez!
Bayram günü idi. Ebu Bekri Sıddık kıymetli ve gösterişli elbise giymiş ve otuz altınlık bir şal omzuna almış idi. Cebrail aleyhisselam a’ma suretinde gelip, yol üzerinde oturdu. Ebu Bekri Sıddık Bilalle beraber oradan geçiyordu. Cebrail dedi ki, Allahü teâlâ, Muhammed Mustafa dostluğuna [Onun hatırına] bana bir şey vereni affetsin. Ebu Bekri Sıddık bu sözü işitince, omzundan şalını çıkarıp, ona verdi ve bir daha söyle buyurdu. Bir daha söyleyince kaftanını çıkarıp, ona verdi. Bir daha, bir daha diye söyletip, nalınlarını dahi çıkarıp verdi. Sonunda artık verecek bir şeyi kalmadı. Bilale dönüp, Âişe’nin evine var, bir şey getir buyurdu.

Bilal giderken, Resulullah ile karşılaştı. (Nereye gidersin ya Bilal, sen mi söylersin, ben mi söyleyeyim?) Siz buyurun ya Resulallah dedi. Buyurdu ki: (Ya Bilal, bil ki, o a’ma, Cebraili emindir. Allahü teâlâ onu bu şekilde gönderdi ki, Ebu Bekri Sıddıkın bana muhabbeti ne kadardır [insanlar] anlasın.)

Hazret-i Ebu Bekir Bilalin getirdiği elbiseyi giydi. Cebrail aleyhisselam da Resulullahın yanına gelip elbiseleri verdi ve (Ya Resulallah bunlar benim işime yaramaz) dedi. Resulullah Cebrail’in verdiği elbiseleri Ebu Bekri Sıddıka getirdi. Hazret-i Ebu Bekir, Ya Resulallah dedi, senin dostluğun uğruna vermiş olduğum şey, artık bana gerekmez. Nereye uygun bulursanız, oraya tasarruf ediniz. (M.Ç.Güzin)


Bilali kâfir elinden sen kurtarırsın
Bilal-i Habeşi Müslüman olmuştu, lakin o zaman bir kâfirin kölesi idi. Bir büyük kilise vardı. İçindeki putlara hizmet için, kâfirler bir köylü tayin etmişlerdi. Bir gün Bilal, o kiliseyi tenha buldu. İçeri girip, putların yüzlerini kirletti. Acele ile dışarı çıkarken o hizmetçi köylü, Bilal ile karşılaşıp, içeri girdi. Putları bu halde görünce, feryat ederek, kâfirlerin oturdukları yere doğru varıp, Bilali şikayet etti. Putlarına yapılan durumu bunlara bildirince, kâfirler Bilalin efendisi üzerine gittiler. Bir kölenin, bizim putlarımıza böyle ihanet etmesi uygun mudur, elbette bu kölenin hakkından gelmek gerektir dediler. Efendisi de, madem ki benim kölem böyle küstahlık yaptı, size verdim. Ne yapmak isterseniz, öyle yapın dedi. Onlar da Bilali aldılar. Sıcak kum üzerine çıplak olarak koyup, mübarek karnı üzerine taş koydular. Sonra iki ellerini ve iki ayağını bağladılar. Dediler ki, Muhammedin dininden dönmeyince seni bundan kurtarmayız. Bunun altında kalırsın.

Bilal-i Habeşi hazretleri bu taşın altında Ya Ehad ism-i şerifini söylerdi. Allahü teâlânın hikmeti,
Server-i Enbiya yoldan geçerken, Bilali bu azabda hem de Ya Ehad ism-i şerifini söyler gördü. Resulullah efendimiz, (Ya Ehad ism-i şerifi seni kurtarır) buyurdu. Ondan sonra, çok üzülmüş olarak eve gitti. Hazret-i Ebu Bekir Resulullahın yanına gelmişti. Resulullah, Bilalin ahvalini anlatıp, (Ya Eba Bekir, Bilali kâfir elinden, sen kurtarırsın) buyurdu.

Zira Hazret-i Ebu Bekir daima kâfirlerin arasında yürür, Müslüman esir varsa, hesapsız para verip, satın alırdı. Aldığı gibi, Hak teâlâ yoluna ve Habib-i Ekrem aşkına azat ederdi.

Yine âdet-i şerifine binaen kâfirler arasına gitti. Konuşma esnasında, onlara dedi ki, Bilale böyle azap etmekten size ne fayda vardır. Gelin bana satın. Dediler ki, biz Bilali ağırlığınca akça da versen satmayız. Eğer Amir adındaki kölen ile değiştirirsen olur.

Amir, Hazret-i Ebu Bekir sebebiyle çok mal edinmişti. Metaından, davarından gayri nakit onbin akçası vardı. Hazret-i Ebu Bekir derdi ki, ya Amir! Müslüman ol, bütün mal ile azat ol. Yanımda, kardeşim olasın. Melun razı olmayıp, İslam dinini kabul etmezdi. Müslüman olmadığı için, Hazret-i Ebu Bekir de, huzursuz olup, azat etmezdi.

Kâfirler dediler ki, kölen Amir ile Bilali değişiriz. Hazret-i Ebu Bekir’e gayet hoş gelip, sevindiğinden, Amiri, bütün malı ve davarı ile, Bilal için size verdim, deyince, kâfirler de, Ebu Bekir’i aldattık. Bu kadar mal ve Amir gibi köle aldık diye sevindiler.

Bilal için olanlardan melunların haberleri yoktu. Yoksa Hazret-i Ebu Bekir’in bütün malını isterlerdi. O da Allah hakkı için acımayıp, sadece Resulullahın emri yerine gelsin diye, verirdi. Ondan sonra Hazret-i Ebu Bekir, Bilal hazretlerini, evvela taşın altından kurtardı, elini eline alıp, Resulullahın huzuruna getirip buyurdu ki, ya Resulallah, Bilali Allahü teâlâ aşkına bugün azat ettim. Resulullah efendimiz çok sevinip, Hazret-i Ebu Bekir’e dua etti. (M.Ç.Güzin)


Damarlarımda bir şey kaldı ise af et!
Ebu Bekri Sıddıkın bir kölesi vardı. Ömrünün sonlarında her akşam iftar vaktinde yemek getirirdi.
Ebu Bekri Sıddıkın âdet-i şerifi öyle idi ki, nereden ve nasıl aldığını sormayınca o yemekten bir lokma ağzına koymazdı.

Bu köle bir gece yine yemek getirdi. Ebu Bekri Sıddık sual etmeden, mübarek elini uzatıp, bir lokma yemekten aldı. Köle dedi ki: Ey Efendi! Ne oldu ki, bu akşam sormadan yemeğe el uzattınız. Ebu Bekri Sıddıkın mübarek gözleri yaş ile dolup, buyurdu ki: Açlık bana sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl başıma geldi. Şimdi söyle, bu yemeği nereden getirdin? Köle dedi ki: Cahiliye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba raks etmiştim, çok hoşlarına gitmişti, şimdi bir nesnemiz yoktur, elimize bir şey geçtiğinde sana iyilik ederiz diye vaat etmişlerdi. Bugün gördüm ki, elleri doludur, vaatlerini hatırlattım. Yiyeceği bana verdiler.

Ebu Bekri Sıddık bunu işitince çok üzüldü, ağladı. Yemeği önünden attı. Parmağını boğazına o kadar soktu ki, istifra etti. O lokma karnından dışarı geldi. Kendine eziyet verdi. Mübarek yüzü göğerdi. Bir miktar su içmesini söylediler. Sıcak su getirtip içti, bir kere daha kay etti. Rahatsız oldu. Karnında bir şey kalmadığına kanaat getirdi.

Ya Sıddık dediler, bu kadar kendinize sıkıntı ve zahmet, bir lokmadan dolayı mıdır? Evet dedi, Resulullahtan işittim, buyurdu ki: (Allahü teâlâ, yediği haram olan kimselere Cenneti haram etmiştir.) Sonra ellerini açıp, Ya Rabbi! Yediğim lokma için elimden geleni yaptım. O lokmadan damarlarımda bir şey kaldı ise af et diye dua etti. (Tenbih-ül gafilin)


Resulullah fazla verseydi
Enes bin Malik hazretleri anlatır:
Resulullahtan, Ebu Bekri Sıddıkın o kadar üstünlüğünü işittim ki, hayrette kaldım. Server-i âlemin vefatından sonra bir gece Onu rüyada gördüm. Önüne bir tabak hurma koymuşlar. (Ya Resulallah! Hak teâlânın sana verdiği o nesneden bana da ver!) dedim. Bana bir hurma verdi. Dedim (Ya Resulallah, ihsanınızı arttırınız.) Böyle böyle dokuz hurma verdi. Yine ya Resulallah, tekrar ver dedim. Bilalin ezan sesiyle uykudan uyandım.

Abdest alıp, mescide geldim. Sabah namazını Ebu Bekri Sıddıkın arkasında kıldım. Namazdan sonra bir saat başımı önüme salıp, tesbih çektim. Başımı kaldırdım. Sıddıkı gördüm. Mübarek arkasını mihraba vermiş oturuyor, rüyada Resulullahın önünde gördüğüm hurma tabağının aynısı ise şimdi, Sıddıkın önünde duruyordu. Dedim ki: Ya halife-i Resulullah, Allahü teâlânın sana verdiği nimetlerden bana da ver. Bana bir hurma verdi. Dedim, arttır. Bir hurma daha verdi. Dokuz hurmaya dek bana verdi. Ya halife-i Resulullah, arttır dedim. Buyurdu ki: Ya Enes! Eğer gece Resulullah efendimiz fazla verseydi, ben de fazla verirdim. (M.Ç.Güzin)


Sevinmek lazımken niçin ağlarsın?
Resulullah efendimiz Arafat dağında, Kusva adlı devesine binmiş halde dururken, meal-i şerifi (Bugün dininizi ikmal ettim. Size verdiğim nimetleri tamamladım. Din olarak size İslam dinini beğendim) olan, Maide suresi, 3. âyet-i kerimesi nazil oldu. Herkes sevindi, fakat Ebu Bekri Sıddık ağladı. Dediler ki, ya Eba Bekir, bugün sevinmek günüdür. Bu sevinmek icap eden hâle niçin ağlarsın ki, İslam dini kemal buldu. Allahü teâlâ müminler üzerine nimetini tamamladı.

Ebu Bekri Sıddık ârif ve gayet akıllı bir sultan idi. Resulullaha çok fazla muhabbeti olduğundan, daima ahvali şeriflerine dikkatli idi. Buyurdu ki: (Her kemalin zevali vardır. Bu âyet-i kerimede size dinin kemali göründü. Ve lakin bana Resulullahın zevali [ayrılışı, vefatı] göründü. Bir yapıcı, bir padişah için, saray yapıp, dört duvarını tamam eylese ve üstünü örtse, kapılarını assa, o yapıcıya destur verirler. Resulullah yapıcı idi. Din sarayını yapmaya gelmiş idi.

O saray din sarayıdır ki, beştir. Birinci duvarı namazdır. İkinci duvarı zekattır. Üçüncü duvarı oruçtur. Dördüncü duvarı hacdır. Kapısı gusüldür. Aslı imandır. Tavanı ihlasdır. Aşağı eşiği tevazudur. Üst eşiği yavaşlıktır. Sağ kanadı tevekküldür. Sol kanadı temelluktur. Kilidi küfürdür. Anahtarı şehadettir. Derecesi rifattır. İçi saadettir. Dışarısı şekavettir. Her kim ki şehadet anahtarı ile İslam sarayı kapısından küfür kilidini kırarak, içeri girdi ise, saadet onundur. Her kim, Allahü teâlâ korusun, küfür kilidini bu saray kapısına vurup, dışarıda kaldı ise, şekavet onundur.

Resul-i ekrem ne zaman ki bu İslam sarayını yapıp, kemaline yetiştirdi, bu âyet-i kerime nazil oldu. Dolayısıyla, Resulullahın aramızdan ayrılık vakti geldi diye ağladım.)
Resulullah veda haccı yapıp, Medine’ye geldikten seksenüç gün sonra vefat etti. (M.Ç.Güzin)


Kavme imamet eylesin
Hazret-i Âişe validemiz anlatır:
Resulullahın son hastalığında ağrısı arttı. Buyurdu ki: (Ebu Bekir’e söyleyin, nasa imam olup, namaz kıldırsın.) Dedim ki, ya Resulallah, babam sizin makamınıza geçince, ağlamasından sesini kimse işitmez. Ömer bin Hattabı emretseniz. Resulullah yine (Ebu Bekir’e söyleyin, kavme imamet eylesin) buyurdu. Anam babam size feda olsun ya Resulallah, babam sizin makamınızda durmaya takat getiremez dedim. Yine buyurdu ki: (Ebu Bekir’e söyleyin, kavme imamet eylesin.)

Ben Hafsa’ya varıp, dedim ki, sen Resulullaha söyle ki, babam Ebu Bekir imamet makamında durursa, ağlamaktan kimse sesini işitmez. Hafsa da söyledi. Resulullah buyurdu ki: (Ben Ebu Bekir diyorum. Siz Ömer diyorsunuz. Ebu Bekir’e söyleyin, kavme imamet eylesin.) Hafsa üzülüp, bana, beni mahzun ettin diyerek gitti. (M.Ç.Güzin)


Resulullah seni takdim etmiştir
Resulullahın son hastalığında, vefatları yaklaştığında, cümle eshab-ı kiram hüzünlü ve telaşlı idiler ve muzdarip oldular. Lakin Hazret-i Ebu Bekir, tamam ilmi, sekinesi ve hilmi ve fadlı, aklı ve tedbiri sebebi ile, o fitnelerde ve afatlarda, hilaf ve ihtilaflarda, halka derman oldu.

Resulullah vefat ettiğinde Ebu Bekri Sıddık, hücre-i seadete girdi. Rıfk ve kararlılık ile, Resulullahın yastığı yanına geldi. Mübarek yüzünü kıble tarafına yöneltip, üzerine bir çarşaf örtmüşler idi. Ebu Bekri Sıddık böyle gördüğünde, durduğu yerden dizleri üzerine düştü. Bir saat miktarı, yüzünü gözünü Resulullahın mübarek eline ve ayağına, yüzüne sürdü. Nurlu yüzüne bakarak, gözyaşlarını nisan yağmuru gibi döktü.

Sonra kalkıp evden dışarı geldi. Eshab-ı kiram şaşkın, ne yaptıklarını bilmez şekilde ağlaşıyorlardı. Hazret-i Ömer dahi Ona aşkından dolayı kendinden geçmiş, kılıcı elinde, (Kim öldü derse, kellesini uçururum) diyordu.

Hazret-i Ebu Bekir, toplanın dedi ve minbere çıktı. Allah’a hamd Resulüne salat ettikten sonra, (Kim, Muhammed aleyhisselama tapıyorsa, bilsin ki o vefat etti. Kim Hak teâlâya taparsa, Allahü teâlâ ölmez) dedi. Sonra, Ey insanlar! Resulullahın, “Ben vefat etmeyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı? Hayır, böyle bir söz duymadık dediler. Sonra Hazret-i Ömer’e dönüp sordu: Yâ Ömer, bu hususta sen bir şey duydun mu? Hayır duymadım dedi. Sonra Eshab-ı kirama dönüp buyurdu ki: Hiç kimse, Resulullahın vefat etmeyeceğini söyleyemez. Cenab-ı Hakka yemin ederim ki, Resulullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Çünkü her canlı ölümü tadacaktır. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resulullah, İslamiyet’in bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

Böylece eshab-ı kiram arasındaki şaşkınlık kalktı, sakin ve rahat oldular.

Sonra da, hangi mekana defnedelim diye şaşkınlık oldu. Muhacirler, Mekke’de, Ensar ise Medine’de defnedelim dediler. Bir kısmı da Şam’a, bir kavim de Yemen’e götürelim dedi. Söz uzadı. Husumet zuhura gelecek idi. Ebu Bekri Sıddık dedi ki, Resulullahtan işittim. Buyurdu ki: (Peygamberler, ruhları kabz olundukları mekana defin olunurlar!) Bütün sahabiler, bu kavle razı olup, sakin oldular.

Bir kere de, hilafet ahvali için şaşkınlık oldu. Muhacirler, halife bizden olsun dediler. Ensar da bizden olsun dediler. Bir kısım da, iki halife olsun, biri Ensardan biri muhacirden olsun dedi. Ebu Bekri Sıddık kalkıp, minbere çıktı. Hamd ve salatü selam ettikten sonra, buyurdu ki: (İmamet ve hilafet işi ortaklıkla olmaz. Zira iki kılıç bir kında olmaz. Bir evde iki sahip olmaz. Bir mescitte iki muhtelif kıble doğru olmaz. Halife Kureyşten olur. Bunları Resulullahtan işittim.) Muhacir ve Ensar, Ebu Bekri Sıddık hazretlerinin sözünü kabul ettiler. İhtilaf kalktı.

Bir de Üsame hakkında şaşkınlık oldu. Resulullah efendimiz hayatlarında, sekizbin yiğiti Şam tarafına gönderip, Üsame’yi onların üzerine emir tayin buyurmuştu. Kendi mübarek eli ile Üsame’ye bir bayrak vermişti. Lakin, Üsame hazretleri Medine’den çıkmadan, Resulullah vefat etti. Muhacir ve Ensar, ordu Şam tarafına gönderilmesin diye ittifak ettiler. Böyle bir zamanda Yahudiler ve Hıristiyanlar bir yandan, bedevi mürtedler ve münafıklar bir yandan rencide ederlerdi. Eğer bu zamanda, bu kadar askeri kendimizden uzak tutarsak, sonra halimiz kötü olabilir diye düşündüler. Ancak Ebu Bekri Sıddık, Allah hakkı için, eğer kırlardaki kurtlar gelseler, ortalık boş olduğu için, evlat ve ıyallerimizi evlerimizden dışarı çekip parçalasalar da, Resulullahın mübarek eli ile bağlamış olduğu o bayrağı geri döndürmem deyip, o saatte Üsame’yi askeri ile Şam tarafına gönderdi. Yahudiler ve diğerleri bunu görünce kalblerine korku düştü. Eğer İslam dini doğru olmasa idi, böyle zamanda, bu kadar askeri kendilerinden uzağa göndermezlerdi diye düşündüler. [Yani dağılırlar, birlik beraberlikleri kalmazdı. Ve iş orada biterdi. Böyle üzüntülü zamanda bu kadar askeri gönderdiklerine göre kim bilir daha geride ne kadar vardır!] Bu yüzden savaşmaya dahi cesaret edemeyip boyun büktüler.

Sahabe-i kiramın hepsi, Hazret-i Ebu Bekri Sıddıka biat etti. Biat olduktan sonra buyurdu ki, ben sizin üzerinize vali kılındım. Halbuki, hayırlınız değil idim. Beni kabul edin. Hemen Hazret-i Ali kalkıp buyurdu ki:
(Ya Sıddık, seni kabul etmeye veya red etmeye hiç kimsenin iktidarı ve iradesi yoktur. Çünkü Resulullah seni takdim etmiştir. Resulullahın geçirdiği makamdan seni kim alıkoyabilir, kim seni geride bırakabilir! Ya Eba Bekir! Allah Resulünün halifesi sensin. Resulullah emredip, (Ebu Bekir’e söyleyin, nasa imam olup, namaz kıldırsın) buyurdu. Resul-i ekremin razı olduğu bir kimseden, biz elbette razı olduk. Resulullahın dinimizdeki bir işte önümüze geçirip razı olduğu kimseden dünyalık bir iş için [yani halifelik için] hiç razı olmaz mıyız!) [Temhidi akaid]


Rızasına uygun olanı versin
Ebu Bekri Sıddık son hastalığında buyurdu ki:
Hilafeti kime bırakacağım konusunda, tekrar istihare ettim. Allah’tan diledim ki, bana rızasına uygun olanı versin. Bilirsiniz yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de Allah’a kavuşma vaktinde [yani ölüm anında] kendine iftira yapılmasını arzu etmez ve Müslümanları aldatmayı uygun bulmaz.

Ey Resulullahın halifesi dediler, hiç kimsenin doğruluğunuza şüphesi yoktur.
Buyurdu ki:
Gecenin sonunda, uykum bana galip geldi, uyudum. Resulullahı gördüm. İki beyaz kaftan giymiş. O kaftanların eteklerini ben tutuyordum. O iki kaftan yeşil olmaya ve parlamaya başladı, bakanların gözlerini alırdı. Resulullahın iki tarafında, iki uzun boylu kimse vardı. Gayet güzel yüzlü idiler. Elbiseleri nur gibi ve bakanlara sürur verirdi. Resulullah bana selam verip, benimle müsafeha ederek, şereflendirdi. Mübarek elini benim göğsüme koydu. Bende olan ızdırap geçti.

Buyurdu ki: (Ey Ebu Bekir! Sana kavuşma arzumuz artmıştır. Vakti geldi ki bizden yana gelesin.) Ben uyku içinde o kadar ağlamışım ki, ehlim haberdar olmuş bana sonra haber verdiler. (Ben de sizi özledim, ya Resulallah!) dedim. Buyurdu ki: (Yerine, bu ümmet için ümmetin adil ve sadıkı, yerde ve gökte herkesin rızasını kazanmış, zamanının temizi olan Ömer bin Hattabı geçir. Bu iki kişi senin vezirlerindir, dünyada, vefatın zamanında yardımcılarındır. Cennette komşularındır.)

Ondan sonra bana buyurdu ki: (Fikir ve vehimden kurtuldun ve sen Sıddıksın. Gökte melekler içinde Sıddıksın. Yerde halk içinde Sıddıksın.) Dedim ki, ya Resulallah, anam-babam sana feda olsun. Bu iki kişi kimdir ki, bunların benzerini görmedim. Buyurdu ki: (Bu iki kişi Cebrail ve Mikail’dir.) Sonra gittiler. Ben uyandım. Yüzüm göz yaşından ıslanmış, aile efradım başımın ucunda ağlaşırlardı. (M.Ç.Güzin)


Kimin itikadı böyle değilse
Cabir bin Abdullah anlatır:
Bir bedevi Hazret-i Ali’nin huzuruna gelip dedi ki: Ya emir-el müminin! Bana Ebu Bekir’den haber ver ki, o Cennette midir?

Hazret-i Ali bundan dolayı üzülüp, buyurdu ki:
Ya arabi, keşke, anan seni doğurmamış olsaydı. Resulullahın hayatında ve vefatından sonra, bu sözü hiç kimse söylemedi. Sen söyledin. Muhacirin ve Ensar arasında, şüphe yoktur ki, Ebu Bekri Sıddık, Resul-i ekremin hayatında veziriydi. Vefatından sonra halifesiydi. Ondan sonra her kimin itikadı bunun üzerine olmazsa, o dalalettedir.

Ey arabi! Resulullah Ebu Bekri Sıddıkı babası yerinde tutardı. Ebu Bekir Cennet ehlini, tıpkı, gökyüzündeki bir yıldızın, yeryüzünün ehlini aydınlattığı gibi aydınlatır.

Ya arabi! Ebu Bekri Sıddık, vefatı anında bana dedi ki, benim canım ve gözümün nuru, ömrüm sonuna yaklaştı. Beni, Resulullahı yıkadığın o mübarek ellerinle yıka. Kefene sar ve tabut üzerine koy. Cenazemi Resulullahın Ravda-i mukaddeselerinin kapısına koy. Ve de ki, ya Resulallah! Ebu Bekir kapıdadır. İçeri girmek için izin ister. Eğer kilit anahtarsız açılırsa, beni Seyyid-i âlemin mübarek arkası yanına defnedin. Eğer kilit açılmazsa, beni Baki kabristanına götürüp, garipler kabristanına defnedin.

Ya arabi, o halife-i Resulullah olan Ebu Bekri Sıddık dünyadan göçtü. Vasiyetini yerine getirip, techiz ettim. Ravda-i mukaddese kapısına götürdüm. İzin istedim. O saat kilit kendiliğinden açılıp, bir ses işittim ki, (Habibi habibe kavuşturun. Habibini çok özlemiştir) diyordu. (M.Ç.Güzin)