İslam Tarihi Ansiklopedisi

TÜRK EDEBİYATI

Türk milletinin târih içinde ortaya koyduğu edebiyat. İslâmiyet’ten önce ve sonra olmak üzere iki ana devreye ayrılan Türk Edebiyatı, İslâmî devir içinde gerek coğrafya, gerekse bâzı mederüyetlere katılma bakımından başka şekillerde de sınıflandırılmıştır. Fakat asıl sınıflandırma, İslâmiyet öncesi ve sonrası Türk Edebiyatı şeklindedir. Türk Edebiyâtı’nın Batı medeniyetine yönelmesi ile başlayan fakat eserlerini Tanzimattan sonra veren gazete ve tiyatro ile cemiyete açılan Yeni Türk Edebiyatı, islâmî devir içinde başlı başına bir mevklye sahiptir. Bu durum diğer sahalardaki Türk kardeş edebiyatları için de aynıdır.

Dil bakımından ele alınca, İslâmiyet’ten önceki Türk Edebiyatı bir tarafa bırakılırsa, ortaya çıkan edebî şivelere göre de sınıflandırmak mümkündür. Bunlar Doğu Türkçesinin edebiyatı olan Çağatay Türkçesi Edebiyâtı’dır. Aslında bugün, Türkiye, Sibirya ve Altay, Doğu ve Batı Türkistan, Kafkasya ve İran, İdil-Ural, Kırım, Lehistan ve Romanya Türkleri adı altında beş ana dala ayrılan fakat ellinin üstünde olan Türk kavimleri gözönünde bulundurulursa, bugünkü Türk Edebiyâtı’nın dallanıp budaklanıp kardeşlendiği görülür. Ayrıca yine dili kullanış yönünden yüksek zümre edebiyatı şeklinde adlandırmak da mümkündür.

İslâmiyet’ten önceki Türk Edebiyatı: İslâmiyet’ten önceki Türk Edebiyâtı’nın, Göktürk ve Uygur gibi iki dâiresi vardır. Ancak bu devir edebiyatını daha önceki devirlere kadar çıkarmak gerekir. Türk Edebiyâtı’nın şimdilik karanlık kalan ve Göktürk devrinden önceki zamanı, daha çok Çin metinlerinden öğrenilmektedir. Çin kaynaklarında Hunlara ait Türkçe kelimelere ve bâzı mektuplar ile Hun türküsünün tercümesine rastlanmıştır. Bu durum Hunların mutlaka bir edebiyatlarının olduğu, gerek şifahî gerekse yazılı olarak bu edebiyatın devam ettiği fikrini vermektedir.

Göktürk Devri Türk Edebiyatı: Bu devrin ele geçen yazılı metinleri daha çok mezar taşlarıdır. Bunlardan başka dikili taşlar, aynalar, paralar ve kâğıt üzerine yazılmış metinler de vardır. Ancak Göktürk devrinin ele alman ve gerçekten edebî ve târihî değer taşıyan metinleri Orhun Âbideleri’dir. Orhun ırmağının eski yatağı ile Koşu Çaydam havâlisinde olan ve Göktürk târihini aydınlatan bu kitabeler, Tonyukuk, Kültiğin Han ve Bilge Kağan adına dikilmişlerdir.

İlteriş Kağan ile Kapağan Han zamanında baş vezir ve büyük devlet müşaviri olan Tonyukuk’un adına dikilen kitabe Tonyukuk kitabesi olarak adlandırılmıştır. Tonyukuk kitabesi 720 senesine doğru ölümünden önce kendisi tarafından yazdırılmış bir âbidedir. Âbide’de İlteriş ile Kapağan Kağan devirlerinde devletin durumu anlatılmış ve bâzı öğütler verilmiştir. Bilge Kağan’ın da kayınbabası olan Bilge Tonyukuk, bu itibârla Türk târihini ilk defa kaleme almış ve edebiyatımızda târih şuurunun hâkim olduğu bir hatırat bırakmıştır.

Kültiğin kitabesi, bu devir edebiyatının ikinci önemli eseri durumundadır. Yirmi günde yazılan bu âbide 732 senesinde dikilmiştir. Kültiğin adına yazılan âbidedeki sözler, Bilge Kağan ağzından verilmiş ve İkinci Türk tarihçisi YUluğ Tiğin tarafından yazılmıştır.

Bilge Kağan kitabesi ise, Göktürk kitabeleri içinde en mühim mevkü işgal eder. YUluğ Tiğin tarafından yazılan ve 735 senesinde dikilen Bilge Kağan kitabesi kısa cümlelerle yazılmıştır. Bilhassa tekrir san’atını ihtiva etmekte; târih, dil ve edebiyat bakımından üstün bir değere sâhib bulunmaktadır. Bu âbidelerde Tükçenin bir hayli işlenmiş olduğu görülmektedir. Âbideler ilk defa Danimarkalı dil bilimci Wilhem Thomsen tarafından 1893 senesinde okunmuş, ondan iki sene sonra, 1895’de aslen Alman olan meşhûr Rus dil bilgini Wilhelm Radloff tarafından çözülmüştür. Her iki bilgin de yazının okunmasında âbidelerdeki Çince tercümeden faydalanmıştır.

Uygurlar Devri Türk Edebiyatı: Göktürk Devleti’nin yıkılışından sonra idareyi ellerine alan Uygurlar devrinde Türk Edebiyatı, eskiye nisbetle gelişme göstermiş ve bir çok mevzuda eserler yazılmıştır. İlk devri 745-840 seneleri arasında olmak üzere iki kısımda ele alınan Uygur devri dil yadigârları bir hayli zenginlik gösterir. Bu metinler Uygurların mensûb olduğu dinlere göre; Mani, Buda ve İslâm muhiti eserleri olmak üzere üç kısımda ele alınabilir. Bu devirde Türk Edebiyâtı’nda; koşug, kojang (şarkı-türkü), koşma, taşkut (beyt), tokmak (türkü, bulmaca), ir; yır (şarkıcı), küg (aheng), şlok, soluka (manzume), padak (mısra’), kavi, kavya (şür), baş, başık (ilâhi) gibi Sanskritce’den alınmış bir kısım edebî terimleri de görmek mümkündür. Bundan başka Aprmçur Tiğin, Kul Tarkan, Sinku Seli Tutung, Kiki, Pratyaya-Şiri, Asıg Tutung, Çisuya Tutung, Kalım Keyşi, Çuçu ve Yûsuf Has Hacib gibi şâirler eserleri ile görülürler. Bunlardan son ikisi İslâmî devirdeki Türk Edebiyatı içine girmektedir. Çuçu adındaki şâire Kaşgarlı Mahmûd, Dîvânü Lügat-it-Türk adlı eserinde yer vermiştir.

Dokuz ve onuncu asırlar ile on birinci asrın ilk yarısını içine alan Uygur Türk Edebiyatı da, kitabelere yer vermiştir. Bunlardan ilki, Uygurların ikinci hükümdarları Moyunçur adına dikilmiştir. Moğolistan’ın Sine Usu Gölü civarında bulunan kitabe, Kutlug Bilge ve Moyunçur devirlerinden bahsetmektedir. Sekizinci asra ait olan bu kitabe, daha çok Sine Usu adı ile anılmıştır. Bu kitabe de, dil ve yazı bakımından Göktürk âbidelerine benzemektedir. Eser, Ramstedt ve Hüseyn Nâmık Orkun tarafından neşredilmiştir.

Uygurların ikinci devresinde ortaya konan eserlerde mühim değişiklikler görülür. Her şeyden önce, din dolayısıyla, Göktürk yazısı bırakılmış, Soğd alfabesi ile eserler verilmiştir. Maniheizm’in kabulü ile Maniheist olan Soğdların yazısı alınmış, fakat Göktürk yazısı az da olsa kullanılmıştır. İkinci bir sebep, 840 senesinden sonra Uygurların yerleşik bir medeniyete geçmiş olmalarıdır. Dil, gerek sentaks, gerekse yabancı kelimelere açıldığı için bozulmuş ve açıklığını kaybetmiştir. Bu devirde Nastûrîliğe ait metinler de olmakla birlikte daha çok Budizm ve Maniheizm inançlarına ait eserler ağır basarlar. Ayrıca, hukuk, tıb, târih ve coğrafya ile ilgili kitapların bulunduğunu zikretmek gerekir. Ortaya konan eserlerin ekserisi tercümedir. Belirli bölgelerde parça parça bulunan metinler toplama olarak belirli isimlerde, toplu olarak ele geçenler ise taşıdıkları adlarla neşredilmişlerdir.

İslâmiyet’ten önceki Türk edebiyatının örneklerini veren Göktürk ve Uygur metinleri şüphesiz sâdece bunlar değildir. Ele geçmeyen ve geçmesi muhtemel metinlerin de bulunduğunu düşünmek gerekir. Zâten âbidelerde kullanılan dilin bir hayli işlenmiş edebî bir dil olması, çok önceden Türk dili yadigârlarının bulunması gerektiğini düşündürmektedir.

Uygurların edebiyatlarının bir devamı olarak teşekkül eden islâmiyet’ten sonraki eserlerde, Uygur yazısı kendisini uzun müddet korur. İslâmiyet’in kabulü ile. alınan İslâmî Türk yazısı ile atbaşı yürüyen ve ikili bir alfabenin içine giren Türklük âlemi eserlerinde her ikisine de yer verilir. Uygur yazısını bilen kâtipler bahşi adı ile anılır. Uygur yazısı paralarda da görülürdü. Hakâniye Devleti’nde, Moğol İmparatorluğunda, İlhanlılar zamanında, Tîmûrlular ve Altınordu Devleti’nde İslâmî Türk yazısına yer verilmekle birlikte, resmî kitabelerde dâima Uygur yazısı kullanılmıştır. Hattâ Anadolu Türkleri de bu yazıyı bilip kullanmışlar ve bu durum Fâtih zamanına kadar kendini korumuştur. Fâtih Sultan Mehmed Hân zamanında bâzı yarlıklar (fermanlar) Uygur yazısı ile yazılmıştır.

Kaşgarlı Mahmûd’un Divânü Lügat-it-Türk adlı eseri bir tarafa bırakılırsa, İslâmî Türk Edebiyâtı’nın başlangıcında yer alan eserler arasında, Kutatgu Bilig, Atabet-ül-Hakâyık, Bahtiyarnâme, Mîracnâme, Tezkiret-ül-evliyâ ve Mîr Haydar’ın Mahzen-ül-Esrâr tercümesi Uygur yazısı ile yazılan eserlerin başında gelmektedir. Fakat bu eserlerin İslâmî Türk yazısına yer veren nüshalarını da zikretmek gerekir.

İslâmiyet’ten Sonraki Türk Edebiyatı: İslâmî devir içinde Türk Edebiyatı ilk mahsûllerini dokuzuncu asrın ikinci yarısında vermeye başlamıştır. Bunlar içinde ilk büyük eser olarak Balasagunlu Yûsuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i görülür, ikinci olarak Kaşgarlı Mahmûd’un Dîvânü Lügat-it-Türk’ü yine aynı devrin eseri olmakla birlikte İslâmiyet öncesi Türklükten çeşitli manzumeler, atasözleri v.s. gibi türlü metinlere yer vermektedir. Kaşgarlı’nın eseri her yönü ile zenginlik gösterir. Türk dilinden Türk boylarına, Türk töre ve âdetlerine, gelenek ve göreneklerine ve coğrafyasına geniş yer ayırır. Kutadgu Bilig ise, cemiyet hayâtını ele almakla birlikte, daha çok bir siyâset kitabı durumundadır. Her iki eser de Hakâniye Türkçesi ile yazılmıştır. Fakat Kaşgarlı Mahmûd, Hakâniye şivesinin yanında ikinci bir edebî şîve olarak Oğuz-Türk şivesine yer vermektedir. Oğuzlar on ve on birinci asırlarda oldukça geniş bir alana yayılmışlar, İrtiş’ten Volga’ya dayanan sınırları, Hazar Denizi ile Mâverâunnehr arasında kalan bütün bozkır sahasını içine almıştır. Böylece Orta Tükçe ilk devresinde Hakâniye ve Oğuz edebî şiveleri ile görünüyordu. On ikinci ve on üçüncü asırlarda ise artık müşterek Orta Asya Türkçesi eserlerini verirken, Türklerin batıya olan göçleri sayesinde Oğuz Türk şivesi yalnız Selçuklu tebeasında konuşulmakta idi. Devletin büyük bir cihan hâkimiyeti fikri ile hareket etmesi, müslüman olup, halîfeye bağlılığı, İranlıların da aynı bölgede yer alması gibi düşünceler, belki Arabça ve Farsça’nın Türkçe’ye nisbetle öne geçmesini sağlamış olabilir. Ancak askerî Türk unsurlarından meydana gelen bir devlette Türkçe, halka ve orduya bağlı olarak yaşamıştır. Böylece Oğuz şîvesi ile bu devirde kalıcı bir eser bırakılmamış, bu devir edebiyatı daha ziyâde şifahî olup sözde kalmış ve yazıya geçirilememiştir. Geçirilenler ise günümüze kadar ulaşamamıştır.

Aynı şîve dâiresi içinde müşterek Orta Asya Türkçesi’nin doğu ağzı olan Kaşgar ve batı ağzını meydana getiren Harezm ve Siriderya ırmağının güneyindeki yerler ile Yedisu, Merv, Buhara sahası birer kültür merkezi durumuna gelmişler ve pek çok eserin ortaya konmasına zemin hazırlamışlardır. Aslında bu bölge, çeşitli dillerin de kavşak noktası olma gibi bir hususiyeti muhafaza etmiştir. Bunun yanında müşterek Orta Asya Türkçesi’nin İran ağızları bilhassa Türkmen Türkçesi önemli bir gelişme göstermiştir. Altınordu Devleti, kuzeydoğuda Bulgar Devleti, Harezm, Deşt-i Kıpçak bozkırları ile Kırım’dan Bakû’ye kadar uzanan saha üzerinde hâkimiyet sürmüştür. Bu bölge Türk illeri içine dâhildir. Türkçe burada da geniş bit yayılma sahası bulmuş ve Kıpçak şîvesi ile pek çok eserler verilmiştir.

Ahmed-i Yesevî ve onun tâkibçilerinden sonra, on üçüncü asırdan itibaren Çağatay Türkçesi, Eski Türkçe’nin bir devamı olarak bütün bunların merkezi durumuna geçmiş ve Doğu Türkçesi adıyla, kuzeydeki Kıpçak Türkçesi’ni de daha sonra kendisinde toplayarak gelişmesini devam ettirmiştir.

Selçukluların dağılmasına kadar bir varlık gösteremeyen ve sâdece konuşma dilinde kalan Oğuz Türkçesi, Türkiye Selçuklu Devleti’nin çöküşü üzerine, ortaya çıkan beylikler hükümet merkezlerinde birden bire serpilmeye başlamış ve yeni yeni eserler ortaya çıkmıştır. Orta Türkçe’nin Oğuz kolu böylece Selçuklu Türkçesi’nden sonra yerini Eski Anadolu Türkçesi’ne bırakmıştır.

Aslında beylikler devrine girmeden, Selçuklu sarayında Hoca Dehhânî gibi şâirlerin Türkçe eser vermeleri ve bilhassa şiirde Tükçe’yi kullanmalarını zikretmek lâzımdır. Bununla birlikte, Tevâif-i Mülûk Devri diye adlandırılan bu devrede Anadolu’da çeşitli kültür merkezleri teşekkül etmiş, halkın kültüre yönelmesi, tebeanın terbiyesi, müellifleri Türkçe yazmaya zorlamış, beyler de bu hâle yardımcı olmuşlar ve Türkçe’ye gereken değeri vermişlerdir. Karamanoğlu Mehmed Bey’in Türkçe’yi resmiyete koymasına rağmen, bu devirde Osmanlı ve Germiyan beylikleri kültür faaliyetlerinde üstün gayretler göstermişlerdir. Ayrıca bir şâir veya müellifin zaman zaman eserlerini birden fazla beye sunduğu da görülmüştür. On üçüncü asrın son çeyreğinde Türkçe, resmî yazışma dili olarak kendisini göstermiştir. Bu şîve, Osmanlı ve Azerî gibi iki kolu bulunan Oğuz şîvesidir. Eserlerin Türkçe olarak yazılmasında ayrıca, tarikat büyüklerinin halkı irşâd maksadı, müelliflerdeki Türkçe şuuru, ibret alma düşüncesi, mevzuda çeşitlilik arama fikri, tercüme gayretleri v.s. gibi sebepler büyük rol oynamıştır.

On üçüncü asırda verilen eserler pek mahdûddur. Bunlar; Anadolu Türk birliğinin kurulmaması, pek fazla bir dağınıklık ve başıboşluk yüzünden çeşitli bölgelerde bir parıltı durumunda kalırlar. Zâten Anadolu’da Türk Edebiyâtı’nın ne zaman başladığı da kesin olarak bilinmemekle birlikte, Selçuklular zamanında bir sözlü edebiyatın varlığı dâima mevcuttur. Buna kıyasla yazılı edebiyattan söz etmek gerekir. Fakat bu bölgede ilk eserlerin neler olduğu, Türk kültür târihinin meçhulüdür. Devrin içinde bulunduğu kargaşa, bütün yazılanları almış götürmüş veya yazmaya fırsat vermemiştir. Böylece Anadolu sahasında on birinci ve on ikinci asra ait eserlere tesadüf edilememiştir. Ancak on üçüncü asırdan sonra, Anadolu’da bâzı eserler ortaya çıkmış, asır asır genişleyerek ve Osmanlıların Anadolu Türk birliğini kurmalarından sonra bütün bu kültür faaliyetleri Osmanlı sarayına taşınarak, neticede kesintisiz devam eden ve Türklüğün en büyük yazı dili olan Oğuz Türkçesi ile sayısız eserler vücuda getirilmiştir. Böylece Osmanlılar, Türk kültürünün hâmisi olarak târihteki yerlerini aldılar. Hattâ Türk Dili, devlete izafeten Osmanlıca olarak adlandırıldı. Osmanlı Edebiyâtı’nı hazırlayanların hangi bölgede bulunurlarsa bulunsunlar, beyliğin kuruluşundan önce ve sonra da zikredilmesi gerekmektedir. Çünkü Selçuklu ile birlikte gelen kültür mirası bu devirde her beyliğe ışık tutmuş ve Klasik Türk Edebiyâtı’nın gelişmesine temel teşkil ederek geniş rol oynamıştır. Oğuz Türkçesi, bu devirden itibaren batıda Osmanlı, doğuda Azerî olmak üzere iki edebiyat ortaya koymaktadır. Ancak bu edebiyatın on beşinci asra kadar olan zamanı aynı dâire içine alınmaktadır. Daha sonra dilde görülen ikili kullanışları her saha kendine göre umûmîleştirmiş ve bâzı ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Dildeki bu ayrılıklarda coğrafya da gözönüne alınırsa, git gide daha geniş ve belirli farklılıkların ortaya çıkacağı muhakkaktır. Türklüğün en büyük yazı dili olan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türk Edebiyâtı’nın te’siri bütün Türk illerinde her zaman varlığını korumuştur. Bunun yanında Osmanlı şâirleri, diğer Türk illeri ile irtibatı kesmemek gayret ve düşüncesine dayalı olarak Doğu Türkçesi’nde şiirler de yazmışlardır.

Azerî Türkçesi Edebiyatı: Oğuzca adı ile anılan Batı Türkçesi zamanla iki ana devreye ayrılmıştır. Bu ayrılma batıda Osmanlı Türk Edebiyatı’nı meydana getirirken, doğuda da Azerî Türk Edebiyatı teşekkül etmiştir. Aslında gerek Doğu, gerekse Batı Oğuzcası; on üç, on dört ve on beşinci asırlarda pek farklılık göstermezler. Selçuklulardan sonra ortaya konulan edebiyatta her iki Oğuz ağzının temelini teşkil eden dil unsurları mevcuttur. Bu yüzden Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırılan Batı Türkçesi’nin ilk zamanlarında ayrılık görülmez ve bu devir Türkçesi her iki ağızı birleştiren bir hususiyete sahihtir. Fakat zamanla Oğuz Türkçesi içinde ortaya çıkan iki dâire belirli dil unsurlarını kendilerinde umûmileştirerek ayrılma yoluna gitmiştir. Bu ayrılma pek ileri değildir. Hattâ târih içinde güçlü ve devamlı bir edebiyat olan Osmanlı Edebiyatı, sâdece Azerî sahasında değil diğer Türk illerinde de kendisini hissettirmiştir. Bu irtibat sâdece kültür sahasında olmamış, Osmanlı, yeri geldikçe son zamanlarda bile elinden gelen yardımı bu Türk ülkelerine esirgememiş, Türkçe’nin ve Türk Edebiyâtı’nın gelişmesinde mühim rol oynamıştır. Hattâ Halîlî gibi meşhûr şâirler, Osmanlı sarayı tarafından da himaye edilmiştir. Azerbaycan’ın siyâsî ve kültür târihinde Osmanlının bu bakımdan çok önemli bir yeri vardır. Bütün Türk dünyâsında olduğu gibi Azerbaycan ile olan münâsebet bugünkü kardeş Türk Dili ve Edebiyâtı’nın temelini teşkil etmiştir. Bu noktadan hareket eden Gaspıralı İsmail ve diğer Türk kültür temsilcileri, Türk dünyâsını tek bir yazı dilinde birleştirmek fikrinde, kısa zamanda başarıya ulaşmışlar ve Osmanlı Türkçesi’nin tek bir yazı dili olmasını istemişlerdir. Bu ise Osmanlı Türklüğü’nün diğer Türk illerini görüp gözetmelerinin ve onlara duydukları yakınlığın netîcesindedir. Sırf bu irtibatı koparmamak için bâzı Osmanlı şâirleri Çağatay Türkçesi’nde gazeller bile yazmışlardır.

Zamanla ayrılmaya başlayan Azerî Türkçesi dil coğrafyası itibariyle Doğu Anadolu, Güney Kafkasya ve Kafkas Azerbaycan’ı, İran Azerbaycan’ı, Kerkük ve Irak-Sûriye Türklerini içine almaktadır. Azerî Edebiyatı daha çok şiir dili olarak kuvvetliliğini kurmuştur. Bu bakımdan Azerî sahasında Türk Edebiyâtı’nın çok kuvvetli şâirleri yetişmiş ve Azerî şiiri bütün Türk Edebiyatı içinde üstün bir mevki kazanmıştır.

Azerî sahası Türk Edebiyatı, on dördüncü asırdan başlayarak günümüze kadar pek çok şâir, naşir ve san’atkâr yetiştirmiştir. On dördüncü asırda Azerî sahasında yetişen ve önde gelen şâir Nesîmî’dir. Divân’ındaki şiirleri heyecanlı olup lirizm hâkimdir. Bu asrın kudretli şâirlerinden birisi de Kadı Burhâneddîn’dir. Kadı Burhâneddîn’in bir Dîvân’ı vardır. Dîvân’ında kaside, gazel ve tuyuglar bulunmaktadır. Şiirlerine tasavvufun inceliklerini yerleştirmiştir. Ancak bâzı gazellerinde, kendi iç dünyâsını aksettirmiştir. Dîvân’ından başka bilhassa fıkıh sahasında Arabça olarak yazdığı eserleri vardır.

Bu asrın Azerî Türkçesi Edebiyatı içinde sayılan şâir ve naşirleri içinde Erzurumlu Kadı Mustafa Darîr başta gelmektedir. Eserlerini çeşitli yerlerde yazan ve Mısır’da Türkçecilik cereyanına katılan Kadı Darîr, daha çok Osmanlı Türkçesi ile yazmıştır. Ondaki Azerilik, Osmanlı Türkçesi’nin tabiî seyri içinden gelmektedir. Bu bakımdan Darîr’i, Azerî değil, Osmanlı Edebiyatı içinde mütâlâa etmek gerekir. Yûsuf ile Zelîha adlı mesnevîsinin yanında üç cildlik Sîret-ün-Nebî adlı eseri ile Türk Edebiyatında ilk siyer yazarıdır. Siyer’inde yer alan şiirleri hayli linktir. Peygamber efendimizi anlatırken yazdığı şiirlerden bâzısı Türkçe’de mevlid türüne öncülük etmiştir. Şiirlerinde Gözsüz ve Darîr mahlasını kullanmıştır. Yüz Hadîs Tercümesi ve Fütûh-uş-Şam Türcümesi ile birlikte bilinen eserlerinin sayısı dörde çıkmaktadır. Yalnız Yûsuf ile Zelîha’sında değil, nazmının kudretini diğer eserlerinde de göstermiş ve vak’aları yer yer şiirlerle de, ifâde etmiştir. Samîmi ve açık bir anlatıcılığı olan Kadı Darîr’in hikâye etme kabiliyeti çok yüksektir. O, bu bakımdan Türk Halk Edebiyatı içinde müstesna bir mevkiye sâhibtir.

On beşinci asırda Azerî sâhası-Türk Edebiyatı, en kudretli şâirlerinden biri olan Habîbî’yi yetiştirmiştir. Çobanlık yaparken bir tesadüf eseri Akkoyunlu hükümdarı Sultan Ya’kûb’un adamı ile karşılaştığı zaman henüz çocuk yaşta idi. Çoban çocuk ile ona sorular soran adamın arasında geçen hâdiseyi öğrenen Sultan, çocuğun zekâ ve cesaretine imrenerek himayesine aldı. Habîbî bu sayede ilim ve edebiyat sahasında kendisini yetiştirerek, asrın büyük şâiri oldu. Sultan Ya’kûb’dan sonra hükümdar olan ve şiîliği ihdas eden Şah İsmail zamanında ona Melik-üş-Şuarâ ünvanı verilmisse de bu kudretli şâir İran sarayından ayrılarak Sultan İkinci Bâyezîd devrinde İstanbul’a gelmiş ve burada vefat etmiştir. Azerî cemiyetinin hayât şartlarının doğurduğu sebepler yüzünden Osmanlı sahasına Habîbî’nin dışında; Hamîdî, Şâhidî, Sürûrî, Basırî, Kâbilî, Bîdârî ve Halîlî gibi şâirler de geçmişlerdir.

Habîbî, şiirdeki kuvvet ve kudret yönünden Fuzûlî ile Nesîmî arasında bir köprü gibidir. Gazellerinde âşıkane ve sâfiyâne bir eda vardır. Türkçesi açıktır. Dînî kültürünün genişliği şiirlerinden öğrenilmektedir. Fuzûlî, onun şiirlerine nazîreler söylemiştir. Bu bakımdan o, Fuzûlî’nin yetişmesi için bir başka vazife yüklenmiştir. Şah İsmail bu asırdaki hükümdar şâirler arasında yer alır. Dîvân’ı ve Dehnâme’si vardır. Azerî sahasında yaşayan ve Türk Edebiyatı’nın en büyük şâirlerinden olan Fuzûlî de on altıncı asrın şairlerindendir. Bağdâd’da yaşıyan şâir, Safevî idaresi altındaki bu yerde, Safevî hükümdarlarından iltifat görmemiştir. Ancak Osmanlı hâkimiyeti zamanında îtibâra kavuşmuş ve pek çok eser yazmıştır.

On yedinci asır, geçmişe nisbetle Azerî Türkçesi Edebiyâtı’nın sönük bir devresini teşkil eder. Sarayda Farsça’nın hâkimiyeti, şâirlerin hemen hepsini Farsça söylemeye yöneltmiştir. Bu asırda kayda değer şâirlerin başında Tebrizli Sâib (1591-1671) gelmektedir. İran Edebiyâtı’na Hind üslûbunu getiren Sâib, daha çok hikemî şiir tarafındadır. Bu yönü ile Nâbî’ye te’siri görülür. Dîvân’ından başka Kandeharnâme ve Mahmûd u Ayaz adlı mesnevîleri de vardır. Dîvân’ında Türkçe-Farsça karışık şiirler (mülemmalar) da mevcuttur. Farsça şiirlerinin bir kısmı zamanındaki şâirlere nazîre yazılmıştır. Beyaz adını verdiği Müntehâbât mecmuası zevkinin bir başka yönüdür. Bütün manzumeleri beyt olarak sayıldığında 120 bini bulmaktadır. Bu itibârla asrın önde gelen şâiridir.

Bu asrın kayda değer şâirlerinden birisi de Tarzî’dir. Avşar Türklerinden olan bu şâir, Şah Safî tarafından taltif edilmiştir. Türkçe kelimeleri Fars dili gramerine uydurarak söylemesi, onun diğer bir tarafıdır. Zorlamadan tabiî Türkçe ile yazdığı şiirleri, uzun zaman varlıklarını devam ettirmiştir. Yine bu asırda Te’sir mahlasını kullanan Türk ailesine mensup diğer bir şâir, Mirza Muhsin’dir. Asrın sonlarına doğru şöhret kazanmıştır. Fakat ekseri şiirlerini Farsça yazmıştrr. Türkçe gazelleri azdır. Mesîhî bu asırda Azerî Türkçesi Edebiyâ’tının mesnevî vadisindeki temsilcisi durumundadır. Varaka ve Gülşah, Zenbûr u Asel ile Dam u Dâne adlı mesnevîleri meşhûrdur.

Asrın hükümdar şâiri Şah İkinci Abbâs’dır. Saltanatı sırasında âlim ve şâirleri himaye eden Şah, daha çok bu yönü ile hizmette bulunmuş ve Sânî mahlası ile Türkçe ve Farsça şiirler söylemiştir. Şah İkinci Abbâs’ın vak’anüvisti olan ve Şah İkinci Sâfî’nin de vezirliğini yapan Mirza Tâhir Vâhid Tebrizî de bu asrın şairlerindendir. Dîvân’ı, Türkçe ve Farsça şiirleri ihtiva etmektedir.

On sekizinci asırda devam eden Fuzûlî ve Nevâî mekteplerinin yanında yeni Azerbaycan Türk Edebiyâtı’na katılan ve kurucu rolde bulunan Molla Penah Vakıf (1717-1797) ve Vedîdî (1709-1809) gibi şâirler yer almaktadır. Vakıf, dîvân şiirini elden bırakmamakla birlikte halk şiiri de yazmıştır. Onun te’siri, Vedîdî ve Arif gibi devrinin şâirlerinde sürmüş ve on dokuzuncu asrın Azerî şâirlerinden olan Zâkir’de devam etmiştir.

On dokuzuncu asırda Azerî Türkçesi Edebiyatı eskiyi devam ettirdiği gibi, Osmanlıya paralel olarak yeniliğe de yüzünü dönmüştür. Fakat Kuzey Azerbaycan’ın Ruslar tarafından işgali, bu Türk ülkesini ağlayan şâirlerle doldurmuştur. Vatanın düştüğü felâketi dile getiren şâirler çoğunluktadır. On dokuzuncu asrın sonlarından sonra canlılığını yitirmeye yüz tutan Dîvân Edebiyatı, İran Âzerbaycam’nda varlığını korumuştur. Bu asrın ilk yarısında Osmanlı Türk Edebiyâtı’na paralel olarak modern edebiyata yönelen Azerî Türk Edebiyâtı’nın bâzı isimleri, maddî imkânlar te’min edildiği için Çarlık Rusyası tarafından yönlendirilmiştir. Bunların başında gelen Mirza Kâzım Zâkir’in Türk Tatar Dilleri Grameri’nden başka eserleri de vardır. Zafer Nağmesi adlı manzumesiyle meşhûr olan Mirza Ca’fer Topçubaşı da, Rusların hizmetinde çalışmış Azerî şairlerindendir. Asrın ikinci yarısında modern edebiyatın tâkibçileri olarak Mirza Fethali Ahundzâde, Seyyid Ezim Şirvânî gibi simalar görülmektedir. Ahundzâde çok yönlü bir şahsiyet olarak görülür. Eserinde Azerî Türkçesi’ni açık şekilde kullanır. Târihten coğrafyaya, felsefeden dîne kadar hemen her mevzuda yazılar yazan bu muharrir ve tiyatro yazarında millet kavramına rastlanmaz. On dokuzuncu asrın ikinci yarısındaki en büyük hâdiselerden birisi Azerbaycan’da matbuatın geniş yer tutmasıdır. Bunlar içerisinde Ekinci, Ziya, Keşkül, Şark-ı Rus gibi gazete ve dergilerin müstesna yeri vardır.

Çağatay Türkçesi Edebiyatı: Müşterek Orta Asya Türkçesi’ni tâkib eden Kuzeydoğu Türkçesi’nin meydana getirdiği edebiyat, geniş mânâda Çağatay Türk Edebiyâtı’nı meydana getirmektedir. Dîvânü Lügat-it-Türk ve Kutadgu Bilig gibi büyük eserlerin ortaya çıkışı ile Kaşgar Türkçesi edebî kudretini göstermiş oldu.

On ikinci asırda bu edebiyatın en büyük temsilcisi Ahmed Yesevî’dir. Ahmed Yesevî, ruhu okşayan çekici hikmetleri ile tanınmış, gerçekte bir mektep kurmuş ve bu mektep halefleri tarafından devam ettirilmiştir. Müşterek Orta Asya şîvesi sâdece doğuda varlığını sürdürmüştür. Bu şivenin batı ağızı bilhassa Batı Türkistan’da yeni ve canlı bir edebiyatın doğmasına sebeb olmuştur. Harezm ve Sirderyâ ırmağının güneyindeki yerler, Yedisu, Merv, Buhara gibi şehirler bölgenin kültür merkezi hâline gelmiş, Sekkâkî ve Lütfî gibi kuvvetli şâirler yetişmiştir. Ancak bu edebiyatın en büyük temsilcisi Ali Şîr Nevâî’dir. Şiir, sohbet, tasavvuf, mantık, târih sahalarında ahlâkî değerlerle yazılmış pek çok eseri olan Ali Şîr Nevâî’nin Hamse ve Muhâkemet-ül-Lügateyn en meşhûr iki eseridir. Çağatay Edebiyâtı’nda Hüseynî lakabıyla yazan Hüseyn Baykara, Ebû Bîkîn Mirza, Asafî, Ataf Şeybânî Hân, Bâbür Şah en meşhûr şâirlerdir. Bâbürşâh’ın Bâbürnâmesi Çağatayca nesrinin bir şaheseridir. Ebü’l-Gâzî Bahadır Hân’ın Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terâkime’si meşhûrdur. Sûfî Allahyâr ise on yedinci asırda bilhassa tekke şiirinde bu edebiyatın temsilcisi durumundadır. Sebâtü’l-âcizîn adlı eseri pek açıktır (Bkz. Sûfî Allahyâr). Çağatay Edebiyatı, yirminci asra kadar Orta Asya başta olmak üzere Hindistan, İran, Kırım’da şaheserlerin yazılması Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’da da te’sirini göstermiştir. Yirminci asırda Çağatayca yerini Türkçe’nin Özbek şivesine bırakmıştır.

TÜM CİLDLER
CİLDDEKİ İÇERİKLER