İslam Tarihi Ansiklopedisi

İMÂM-I GAZÂLÎ

İslâm âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed’dir. Künyesi Ebû Hâmid, lakabı Huccet-ül-İslâm ve Zeynüddîn’dir. Gazâlî nisbesiyle meşhûr olmuştur. 1058 (H. 450)’de Tûs şehrinin Gazal kasabasında doğdu. 1111 (H. 505)’de Tûs’da vefat etti. Kendisi mutlak müctehid olup, içtihadı, Şafiî mezhebine uygun idi.

Fakir ve sâlih bir zâtın oğlu olan Ebû Hâmid Muhammed Gazâlî, küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Memleketindeki medreselere devam ederek zamanının âlimlerinden ders aldı. Daha sonra Gürcan’a giderek Ebû Nasr ismâilî’den bir müddet ilim öğrendi. Sonra Tûs’a döndü. Üç yıl müddetle Tûs’da kalıp ilim öğrenmeye devam etti. Zamanının büyük ilim merkezlerinden Nisâbur’a giderek büyük âlim İmâm-ül-Harameyn Ebü’l-Meâli elcüveynî’nin talebesi oldu. Üstün zekâsını, kabiliyetini ve çalışkanlığını gören hocası yakın alâka gösterdi. Ondan; usûl-i hadîs, usûl-i fıkıh, fıkıh, kelâm, mantık ve münazara ilimlerini öğrendi. Ebû Hâmid er-Razekânî, Ebü’l-Hüseyn el-Mervezî, Ebû Sehl el-Mervezî, Ebû Yûsuf en-Nessâc gibi âlimlerden de ilim tahsîl etti. Nişâbur’da ilim tahsîlini tamamladıktan sonra, ilim ve âlim hayranı olan üstün devlet adamı Büyük Selçuklu veziri Nizâm-ül-mülk’ün daveti üzere Bağdâd’a gitti.

Nizam-ül-mülk’ün ilim meclisinde bulunan âlimler, onun ilmine ve mes’elleri îzâh edişindeki üstün zekâsına hayran kaldılar.

Halk tarafından da sevilen İmâm-ı Gazâlî, o zaman ortayaçıkan sapık fırkalara ilmî cevaplar vererek, onları mağlûb ve perişan etti. Bu sırada otuz dört yaşında bulunan İmâm-ı Gazâlî’nin, İslâmiyet’i anlatmak ve sapık fırkalara karşı müdâfaa etmekteki üstün gayret ve başarısını gören büyük devlet adamı Nizâm-ül-mülk, onu, kendi ad ma yaptırdığı, bugünün üniversite seviyesindeki Nizamiye Medresesi baş müderrisliğine (Üniversite rektörlüğüne) tâyin etti. Bu medresenin başına geçen İmâm-ı Gazâlî, üç yüz seçkin talebeye lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Pek çok talebe yetiştirip ilme ve islâmiyet’e hizmet etti. Ebû Mensur Muhammed, Muhammed bin Es’ad et-Tûsî, Ebü’l-Hasen el-Belensî, Ebû Abdullah Cümert el-Hüseynî onun yetiştirdiği âlimlerden bâzılarıdır. Bir taraftan talebelere ilim öğretmekle meşgul iken, diğer yandan kıymetli eserler yazmaya başladı. İlim ehli, devlet adamları ve halk tarafından büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Şöhreti gün geçtikçe yayılan bu büyük âlim, Nizamiye Medresesi’nde bulunduğu sırada, Kitâb’ul-Basît fil-fürû’, Kitâb-ül-Vasît, el-Veciz, Meâhiz-ül-hilâf adlı kitaplarını yazdı. Ayrıca o sırada pek çok âlim ve devlet adamını şehîd eden, mecûsîlikteki sapık inanışları İslâm dînindenmiş gibi göstererek câhil halkı aldatan ve Ehl-i sünnetten uzaklaştırmaya çalışan bâtıniyye (İsmâiliyye) sapık fırkasının görüşlerini çürüttü. Onları susturmak ve sapıklıklarını anlatmak için Fedâil-ul-Bâtıniyye ve Fedâil-ül-Müstehzeriyye adlı eserini yazdı.

Rumcayı öğrenen İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh), felsefecilerin sapıklığını ortaya koymak için eski Yunan ve Latin filozoflarının kitaplarını aslından inceledi. Bütün bilgilerin ölçüsünün akıl olduğunu iddia eden, tek yaratıcının varlığını, âhıreti, Cennet’i, Cehennem’i, kıyameti, hesabı ve peygamberleri inkâr eden felsefecilerin maksadlarını açıklayan Mekâsîd-ül-Felâsife ve onların sapık görüşlerini reddeden Tehâfüt-ül-Felâsife kitaplarını yazdı. O asırda dünyânın tepsi gibi düz olduğunu iddia eden ve bu tür saçmalıkları ilim adı altında insanlara vermeye çalışan Avrupalı filozofların bu fikirlerinin yanlışlığını ortaya koydu. Dünyânın yuvarlak olduğunu, karaciğerde kanın temizlendiğini, safranın ve lenfin ve zararlı madde eriyiklerinin burada kandan ayrıldığını, bu işte dalağın, böbreklerin ve safra kesesinin rollerini, kanın madde mikdârlarındaki oranın değişmesi ile sıhhatin bozulacağını, bugünkü fizyoloji kitablarında olduğu gibi anlattı. Bu bilgileri delillerle isbât ederek Avrupalıların bilmedikleri doğru bilgileri kitaplarında yazdı.

Bu çalışmaları sebebiyle Nizamiye Medresesi’ndeki vazifesinden ayrılarak yerine kardeşi Ahmed Gazâlî’yi vekil bıraktı. Bağdâd’dan ayrılıp çeşitli ilmî çalışmalar ve bu maksadla seyahatler yaptı. İki yıl kadar Şam’da kaldı. Burada tasavvuf büyüklerinin kitaplarını okudu ve onlardan rivayet edilen sözleri ve hâlleri inceledi. Halvet (yalnız kalmak), uzlet (insanlardan uzaklaşmak), mücâhede (nefsin istemediklerini yapmak), riyazet (nefsin istediklerini yapmamak), nefsin tezkiyesi ve ahlâkının mükemmelleşmesiyle meşgul oldu. İhyâu ulûmi’d-dîn adlı meşhûr eserini burada yazdı. Sonra da bir müddet Kudüs’de kaldıktan sonra hac farizasını ifâ etmek için Mekke-i mükerremeye gitti. Hac ibâdetini yerine getirdikten sonra Bağdâd’a döndü. Nizamiye Medresesi’nde, Şam’da iken yazdığı İhyâu ulûmi’d-dîn adlı eserini kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu. Az zaman sonra tekrar memleketi olan Tûs’a gitti ve tasavvufî hayâtına burada devam etti. Silsile-i aliyye denilen mürşid-i kâmillerden olan Ebû Ali Fârmedî hazretlerinin sohbetlerinde bulunup, huzurunda kemâle geldi. Zahirî ilimlerde eşsiz âlim olduğu gibi tasavvuf ilminde de mürşid oldu. Her iki ilme sahip bulunmakla, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vârisi oldu. Bâtınîlere karşı mücâdele edip, kıymetli eserler yazdı. On sene kadar süren bu hayâtından sonra, Selçuklu vezîri Fahr-ül-mülk’ün isteği üzerine tekrar Bağdâd’a gelerek Nizamiye Medresesi’nde bir müddet daha ders okuttu. Kısa bir müddet sonra yeniden Tûs’a döndü, ömrünün son yıllarını Tûs’da geçiren İmâm-ı Gazâlî, evinin yakınında bir medrese ve bir dergâh yaptırdı. İnsanları Allahü teâlânın emirlerine uymaya ve yasaklarından sakınmaya davet etti. Bu sırada El-Münkızü ani’d-dalâl, usûl-i fıkha dâir el-Mustasfâ ve İkâm-ül-avâm an ilm-il-kelâm adlı eserlerini yazdı.

İmâm-ı Gazâlî’nin yaşadığı devirde fikrî ve siyâsî büyük kargaşalar hüküm sürüyordu. Bağdâd’daki Abbasî halîfelerinin nüfuzu zayıflamıştı. Büyük Selçuklu Devleti kuvvetlenmiş, Hasen Sabbah ve adamları bâtmiyye sapık fırkasının fikirlerini yaymaya çalışıyordu. Mısır’daki Eshâb-ı kiram düşmanı Fatımî hanedanı çökmeye yüz tutmuş ve Endülüs Emevî Devleti zayıflamıştı. Hıristiyanlar mukaddes toprakları müslümanların elinden almak için haçlı seferleri tertipliyor, çeşitli sapık fırkalar müslümanlar arasındaki îtikâd birliğini sarsıyorlardı. Eski Yunan felsefesini okuyarak, felsesecilerin sapık fikirlerini İslâm inançlarıyla karıştıran ve Kur’ân-ı kerîmi kendi bozuk düşüncelerine göre açıklamaya çalışan felsefeciler, mutezile ve diğer fırkalar, İslâm îtikâdını bozmaya çalışıyorlardı. Böyle bir devirde yaşayan ve sapıklara karşı Ehl-i sünneti müdâfaa eden islâm âlimlerinin başında gelen, zahirî ve bâtınî ilimlerde zamanın en büyük âlimi, müctehid ve asrın müceddidi olan İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh), elli beş yaşında iken 1111 (H. 505) senesinde. Cemâzil-evvel ayının Pazartesi günü, büyük kısmını zikir, tâat ve Kur’ân-ı kerîm okumakla geçirdiği gecenin sabahı, namaz vaktinde, abdest tazeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu; “Ey benim Rabbim! Mâlikim! Emrin başım gözüm üzere olsun” dedi. Odasına girdi. İçeride her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine orada bulunanlardan üç kişi içeri girince; İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin kefenini giymiş ve yüzünü kıbleye dönmüş bir hâlde ruhunu teslim ettiğini gördüler.

Vefatı islâm ülkelerinde büyük biracı uyandırdı. İlim ve irfan ehli ile halk, onu kaybettiklerine günlerce yanıp ağladılar.

İmâm-ı Gazâlî’nin, felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve îtikâdlarına, felsefe karıştıran sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı çalışmaları işiten bir takım kimseler, onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemeleridir. Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler ise aklı kullanmakla beraber, akla rehber olarak da peygamberleri ve onların bildirdiği îmânı almışlardır. Göz için ışık ne ise, akıl için îmân da odur. Işık olmayınca göz göremediği gibi, îmân olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez. İmâm-ı Gazâlî, filozof değil müctehiddir. Zâten İslâmiyet’te felsefe ve filozof olamaz. İslâm âlimi olur. İslâm dîninde, felsefenin üstünde İslâm ilimleri, filozofun üstünde de İslâm âlimleri vardır.

Eserleri: İmâm-ı Gazâlî, ömrü boyunca gecegündüz devamlı yazmış büyük bir İslâm âlimidir. Eserlerinin sayısının bin civarında olduğu Mevdu’ât-ül-ulûm kitabında bildirilmektedir. Bunlardan dört yüzü Şeyh Ebû İshâk Şîrâzî’nin Hazâin kitabında yazılıdır. Eserleri üstünde Avrupalılar geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır. Bunlardan P. Bouyges adlı müsteşrik, Essaie de chronologie des Ocuvres de al-Ghazâli adlı kitabında, İmâm-ı Gazâlî’nin dört yüz dört eserine yer vermiştir. Meşhûr müsteşrik Brockelmann da Gesc-hichte Der Arabischen Literatür adlı eserinde, İmâm-ı Gazâlî’nin eserlerinden yetmiş beşinin ismini vermiştir. 1959’da, dört Alman ordinaryüs prosesörü, İmâm-ı Gazâlî’nin kitaplarını okuyarak, islâm dînine âşık olmuşlar ve İmâm’ın kitaplarını Almancaya çevirerek müslüman olmuşlardır.

İmâm-ı Gazâlî’nin vefatından sonra, islâm dünyâsının mâruz kaldığı Moğol felâketi esnasında, yakıp yıkılan binlerce kütüphane içinde, İmâm-ı Gazâlî’nin bir çok eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten, bu güne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyâsı, bu husustaki eksikliğini tamamlayamamıştır.

Eserlerinden bir kısmı şunlardır: 1-İhyâ’u ulûmi’ddîn. 2-Kimyâ-i Seâdet, 3-Vasît, 4-Basît, 5-Vecîz, 6-Hülâsa, 7-Erbeîn, 8-Esmâ-ül-hüsnâ, 9-Mustasfâ (Usûl-i fıkha dâirdir.), 10-El-Menhûl (Usûl-i fıkha dâirdir.), 11-Bidâyet-ül-hidâye, 12-Tahsin-ül-meâhiz, 13-El-Münkızü anid-dalâl, 14-El-Lübâb-ül-müntehâl. 15-Şifâ-ül-galîl fi beyâni meslek-üt-ta’lîl, 16-El-İktisâd fil-i’tikâd, 17-Mi’yâr-ün-nazar, 18-Mehakk-ün-nazar (Mahall-ün-nazar), 19-Beyân-ül-kavleyn, 20-Mişkât-ül-envâr, 21-El-Müstazhirî (Bâtınîlere reddiyedir), 22-Tehâfüt-ül-felâsife, 23-Elmakâsıd fi beyâni i’tikâd-ül-evâil (Makâsıd-ül-felâsife), 24-İlcâm-ül-avâm an ilm-il-kelâm, 25-El-Gâyet-ül-kusvâ, 26-Cevâhir-ül-Kur’ân, 27-Beyânü fedâih-il-imâmiyye, 28-Gavr-üd-devr (Gâyet-ül-gavr fi dirâyet-üt-devr), 29-Keşfü ulûm-ül-âhıre, 30-Er-Risâlet-ül-kudsiyye, 31-Fetâvâ, 32-Mîzân-ül-amel, 33-Kavâsım-ül-Bâtmiyye (Bâtınîlere reddiyedir), 34-Hakîkat-ür-rûh, 35-Kitâbü esrarı muâmelât-iddîn, 36-Akîdet-ül-misbâh, 37-El-Minhâc-ül-a’lâ, 38-Ahlâk-ül-envâr, 39-El-Mi’râc, 40-Hüccet-ül-hak, 41-Tenbîh-ül-gâfîlîn, 42-El-Meknûn (usûle dâirdir), 43-Risâlet-ül-aktâb, 44-Müsellem-üs-selâtîn, 45-El-Kânûn-ül-külliyyü, 46-El-Kurbetü ilellah, 47-Mi’yâr-ül-ilm (Mu’tâd-ül-ilm), 48-Mufassal ül-hılâf fi usûl-ü-kıyâs, 49-Esrâru ittibâ-üs-sünne, 50-Telbîsü iblîs, 51-El-Mebâdî vel-gayât, 52-El-Ecvibetü, 53-Acâibü sunillah, 54-Risâlet-üt-tayr, 55-Er-Reddü âlâ men tagâ, 56-Kavâid-ül-akâid, 57-Kıstâs-ül-müstekîm, 58-Dürret-ül-fâhire (Kıyamet ve âhıret adıyla Türkçeye tercüme edilmiş olup, Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır.), 59-Hülâsât-üt-tasnîf fit-tasuvvuf, 60-Acâib-ül-mahlûkât (İleâm-ül-avâm, el-Münkızü anid-dalâl ve Kimyâ-i Seâdet kitapları Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.), 61-El-İmlâ fir-reddi alel-ihyâ. Bu eseri, İhyâu ulûmi’ddîn adlı eserini tenkid etmeye kalkışanlara cevap olarak yazmıştır.

Hüccet-ül-İslâm adıyla meşhûr olan İmâm-ı Gazâlî, üç yüz binden fazla hadîs-i şerîfi râvîlerıyle birlikte ezbere biliyordu. İslâm’ın yirmi temel ilmi ile, bunların yardımcıları olan müsbet ilimlerde de söz sahibi idi. Hadîs ve usûl-i hadîs ilimlerinde ilim deryası olan bu büyük âlimin kitaplarında mevdu hadîs var diyerek, İmâm-ı Gazâlî’de eksiklik aramak, ilmin hakikatini, İslâm âliminin derecesini bilmemektir. Zamanında yaşayan ve sonra gelen âlimler, onun kitaplarını senet kabul etmişler ve netice olarak İmâm-ı Gazâlî’nin kitaplarını ancak mezhepleri kabul etmiyenlerin dinde reforın yapmak için uğraşanların beğenmediklerini bildirmişlerdir.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri asrının müceddididir. Vazifesi; din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmak, açıklamak ve herkese öğretmektir.

İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) zamanındaki devlet adamlarının ikram ve iltifatlarına kavuşmuş idi. Onlara zaman zaman nasîhat ederek ve mektup yazarak hakkı tavsiye etmiş, müslümanların huzur ve refahı için dua etmiştir. Bir defasında kendisini çekemeyenlerce, İmâm-ı a’zâm’ın aleyhinde bulunuyor diyerek Selçuklu sultânı Sencer’e şikâyet edilmişti. Sultan Sencer onu huzuruna davet ederek görüşmek istediğini bildirdi. İmâm-ı Gazâlî de mazeretini bildirmek ve nasîhat etmek için şu mektubu yazdı: “Allahü teâlâ pâdişâh-ı islâmı, islâm beldesinde muvaffak eylesin, nasîbdâr kılsın. Âhırette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azîm ve âhıret sultanlığı ihsan etsin.

Dünyâ padişahlığı, nihayet bütün dünyâya hâkim olmaktan ibarettir, insanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır.

Cenâb-ı Hakk’ın, âhırette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır Yeryüzünün bütün beldeleri, vilâyetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedî sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.

Bu ebedî padişahlığa (saadete) kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibâdetten efdaldir.” Madem ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha çok muvaffakiyete fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibâdetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyânın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: “Dünyâ kırılmaz altın bir testi, âhıret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedî olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünyâ, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir. Âhıret ise hiç kırılmayan ebediyyen bakî kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyâya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misâli iyi düşününüz ve dâima göz önünde tutunuz...”

Bir defasında da Sultan Sencer’e şu nasihatte bulundu: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun. Kurtuluş ancak müttekîler, takva sahibi olanlar içindir. Düşmanlık da ancak zâlimleredir. Mülk-i İslâm bakî olsun. İslâm âlimlerinin âdeti şöyledir: İslâm meliklerinin huzuruna girdiklerinde; dua, sena, nasihat ve bir ihtiyâcın giderilmesi hususunda konuşma yaparlar.

Dua hususunda evlâ olan, gece karanlıklarında Hak teâlâya gizlice münâcaat edip yalvarmaktır. Çünkü insanlar arasında yapılan dualarda riya, gösteriş ihtimâli var. Hâlis olmayan böyle dualar ise, Hak teâlâ indinde müstecâb değildir. Bu huzurda medh ve övgüde bulunmak da riyakârlıktan uzak değildir. Yükseklik ve ışık bakımından, gü-neşin parmakla gösterilip, övülmeye ihtiyâcı yoktur. Güzellik kemâle ulaşınca, övenlerin pazarını bozar ve elleri boş kalır.

Medh ve senadan maksad ise bir işi yükseltmektir... Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Size iki vâ’iz (nasîhatçı) bıraktım, biri susar, biri konuşur. Susan nasîhatçı ölümdür. Konuşan ise Kur’ân’dır.” Dikkat et, susan nasîhatçi ölüm, lisân-ı haliyle ne söylüyor ve konuşan nasîhatçı ne söylüyor? Susarak, haliyle nasîhat eden ölüm diyor ki: Ben, her canlıyı pusuda beklemekteyim. Zamanı gelince çıkıp aniden yakalayıveririm. Eğer benim herkes için yapacağım muamelenin bir benzerini görmek isteyen varsa; pâdişâhlar, vefat eden pâdişâhlara; emîrler de, ölüp geçip gitmiş olan emîrlere baksınlar. Melikşâh, Alb Arslan, Çağrı Bey toprak altından halleriyle şöyle nida ediyorlar: “Ey pâdişâh! Ey gözümüzün nuru! Sakın unutma ki, biz nerelere sevkedildik ve ne korkunç işler gördük. Emrinde bulunanlardan biri aç iken, sen asla bir gece tok olarak uyuma! Biri çıplak iken, sen istediğin gibi giyinme! Şöyle vasiyet ederler: Benden bir kelime kabul et ki, bu; “La ilahe illallah”dır. Bunu dâima dilinde tut, yalnız kaldığın zaman bunu söylemeyi asla unutma. Asıl îmân, bunu söylemekle istikrara kavuşur. Buyruldu ki: “İmân, suyunu tâatdan alır. Kökü adalet ile, devamı Hakk’ı zikretmek ile kâimdir.” Bunların hepsini yapıp âhıret azabından kurtulsan bile kıyamette suâlden kurtulamazsın. Hadîs-i şerîfte; “Her biriniz çobansınız ve herkes emri altında bulunanlardan mes’ûldür...” buyruldu.

Ey pâdişâh! Hak teâlânın hak nimetini eda eyle ki, nîmet; doğru imân, doğru îtikâd, güler yüz ve güzel ahlâktır ve iyi amellerdir. Bunlardan iyi amel işlemek senin elinde, diğerleri hediyye-i ilâhîdir. Madem ki Allahü teâlâ bu nîmetleri sana ihsan etmiş, sen de dördüncüden, iyi amel etmekten kendini mahrum etme ki, küfrân-ı nîmette bulunmayasın ve ey ayakta duran emîrler, (vezîrler, kumandanlar!) Eğer devletinizin mübarek ve daimî olmasını istiyorsanız, nimetin kadrini biliniz. Nîmeti, felâket ve bedbahtlıktan ayırd ediniz. Biliniz ki; sizin bu Horasan melikinden başka, göklerin ve yerlerin mâliki olan başka bir pâdişâhınız vardır. Yarın kıyamette, herkesi hesaba çekecek ve benim nîmetimin hakkını nasıl elde eylediniz, nasıl yerine getirdiniz? buyuracak. Meliklerin kalbleri, Allahü teâlânın hazîneleridir. Rahmet, azâb ve cezaya dâir yeryüzünde her ne vuku bulsa meliklerin gönülleri vasıtasıyla olur. Allahü teâlâ, kendi hazînemi size emânet ettim. Sizin dilinizi o hazînenin kilidi yaptım, korudunuz mu? Yoksa emânete ihanet mi ettiniz? diye soracak. Hazîneye ihanette bulunan, bir mazlumun hâlini pâdişâhtan gizleyendir.”

İmâm-ı Gazâlî’nin (rahmetullahi aleyh) buyurduğu güzel sözlerden bâzıları:

“Allahü teâlânın verdiği nîmeti, O’nun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği yerde kullanmak ise küfrân-ı nîmettir (nîmeti inkâr etmektir).”

“Belâya şükretmek lâzımdır. Çünkü küfür ve günâhlardan başka belâ yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allah, senin iyiliğini senden iyi bilir.”

“Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mes’ûl olacaksan söyle. Yoksa sus!”

“Bil ki, kalb ile gıybet etmek, dil ile etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de uygun değildir.”

“Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: “Benim sermâyem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermâye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O hâlde, bu günü elden kaçırmak, bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, bütün azalarını haramdan koru.”

“Ey nefsim, sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeği, bugün tövbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.”

“Astronomi ve anotomi bilmiyen, Allahü teâlânın varlığını ve kudretini anlıyamaz.”

YÜZÜ KÜL GİBİ OLDU!

İmâm-ı Gazali hazretleri, kendisini mezara Şeyh Ebû Bekr en-Nessâc’ın koymasını vasiyet etmişti. Şeyh, bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında, hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler “Size ne oldu?... Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim...” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla sorulunca, mecbur kalarak şunları anlattı.

“Ne zaman ki, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin nâşını mezarın içine koydum. Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi: “Muhammed Gazâlî’nin elini, Seyyid-ül-mürselîn Muhammed Mustafâ’nın (sallallahü aleyhi ve sellem) eline koy.” Ben denileni yaptım, işte benzimin sararıp solmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

TÜM CİLDLER
CİLDDEKİ İÇERİKLER