İslam Alimleri Ansiklopedisi

İSMÂİL HAKKI BURSAVÎ

Anadolu’da yetişen büyük velîlerden. İsmi, İsmâil Hakkı bin Mustafa’dır. Babası Mustafa Efendi, aslen İstanbulludur. Mustafa Efendi, 1062 (m. 1650) senesinde İstanbul esîr Hanı’nda çıkan büyük bir yangında evi ve eşyası yandığından maddî sıkıntıya düştü. İstanbul’u terk ederek Trakya’da bulunan Aydos kasabasına yerleşti. İsmâil Hakkı Bursavî, 1063 (m. 1652) senesi Zilka’de ayının başlarında bir Pazartesi günü Aydos’ta doğdu. 1137 (m. 1725) senesinde Bursa’da vefât etti. Bugün İsmâil Hakkı Tekkesi diye anılan Muhammedî Câmii’nin avlusuna defnedildi.

İsmâil Hakkı Efendi üç yaşına girince, babası onu Celvetiyye yolunun büyüklerinden Seyyid Osman Fadlî Efendi’ye götürdü. Osman Fadlî Efendi, elini öpen İsmâil Hakkı’ya; “Sen doğumundan beri, bizim hâlis talebemizsin” dedi. Yedi yaşında annesini kaybeden İsmâil Hakkı, on yaşına gelince, Osman Fadlî Efendi’nin Edirne’de bulunan ilk halîfesi Abdülbâki Efendi’nin terbiyesi altına girdi. Abdülbâkî Efendi’nin yanında yedi sene kalan İsmâil Hakkı Efendi, ondan; sarf, nahiv, mantık, beyân, fıkıh, kelâm, tefsîr ve hadîs dersleri aldı. Fıkıhta “Mültekâ”, kelâmda “Şerhi akâid” adlı eserleri okudu. Okuduğu bütün eserleri kendi el yazısı ile yazdı.

İsmâil Hakkı Efendi, 1085 (m. 1674) senesinde, zamanın büyük âlimi Osman Fadlî’den ilim öğrenmek için, hocası Abdülbâkî Efendi’nin yazdığı bir mektûbu alarak İstanbul’a gitti. Osman Fadlî Efendi ile Atpazarı’nda bulunan Kul Câmii’nde buluştu. Osman Fadlî, onu eskiden tanıdığından hemen kabûl etti. İsmâil Hakkı Efendi bir müddet hocasına hizmet etti ve Allahü teâlânın zikri ile meşgûl oldu. Birgün hocası Osman Fadlî, onu yanına çağırarak; “Senin istidâdın gelmiş” dedi. Sonra Besmele çekip, Fâtiha-i şerîfeyi okudu ve üzerine üfledi. “Seni Bursa’ya halîfe yaptım” buyurdu.

Kendisi şöyle anlatır: “Hocam beni Bursa’ya halîfe olarak ta’yin ettiği zaman “Mutavvel” adlı eseri okuyordum. Hocamın Fâtiha okuyup üzerime üflemesinden sonra, bende başka bir hâl zuhur etti. Hocamın bu duâsından sonra ilâhî feyz ve ma’rifetlere kavuştum. Bundan sonra âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin tefsîr ve te’villerini yapmaya başladım. Muhyiddîn-i Arabî, Abdülkâdir-i Gaylânî, İbrâhim Edhem, Üftâde ve Azîz Mahmûd Hudâyî hazretlerinden ma’nevî olarak fâidelendim.”

İsmâil Hakkı Efendi, Bursa’ya gittikten sonra bir süre sonra Üsküp şehrine gönderildi. Burada insanlara va’z ve nasîhatta bulunmaya başladı. Bu sırada hocasının şu mektûbu ile talebe yetiştirmeye başladı: “Oğlum Şeyh İsmâil Efendi! Aklen ve dînen, güzel ve beğenilmiş olan şeyleri yapmalarını halka söyle. Kötü ve beğenilmeyen şeyleri yapmaktan onları men et. Kalem sûresinin 48. âyetinde yer alan hitaba hazır ol. Sabırlı ol, şükür edici ol. Gecelerinde ibâdet et. Gündüzleri oruç tut. Muttaki ol. Kötü zanna sebep olacak, töhmet altonda bırakacak yerlerden sakın. Şayet böyle yerlere da’vet olsan bile gitme. Nasıl olursa olsun halkı ilme ve amele da’vet eyle. Onları i’tikâdî ve amelî yönden terbiye eyle. Yanında bulundukları ve bulunmadıkları zaman onlar hakkında iyi konuş. Ne şekilde olursa olsun kendi varlığını ortaya koyma.” On sene Üsküp’de kalan İsmâil Hakkı Efendi, 1096 (m. 1685) senesi Cemâzil-âhır ayının başlarında Tekfur Dağı yoluyla Bursa’ya gitti.

İsmâil Hakkı Efendi, hocasının bir kerâmetini şöyle anlatır: “1096 (m. 1685) senesinde Üsküp’de idim. İstanbul’da bulunan hocam Osman Fadlî’yi ziyârete gitmiştim. Birgün hocamda bir hâl meydana geldi. Bir anda göğsüme top gibi birşey indi. O anda benim Üsküp’den hicret etmem emredildi. Fakat hocam kemâl-i edeblerinden dolayı bunun sırrını söylemedi. Ben hemen Üsküb’e gidip, çoluk-çocuğumu Bursa’ya getirdim, iki sene sonra Üsküp düşmanlar tarafından istilâ edildi. Her taraf yakılıp, yıkıldı ve yağma edildi. Halkın kimi öldürüldü, kimi de perişan oldu. Yine bir ara Bursa’dan hocamı ziyârete gittim. Hocam beni tebessüm ederek karşıladı ve; “Gördüm ki, o zaman bize hakkınızda vâki olan ma’nâ hak imiş. O belâ ve musibetlerden kurtulmanıza vesile oldu” buyurdu.

Din ve dünyâ saadetine sebep olan hocası Osman Fadlî, Kıbrıs’a gönderilince; “Canımız gitti, bedenimiz burada niye durur” diyerek, Magosa’ya gitmek üzere yola çıktı. Magosa’ya vardığı zaman hocası ile birkaç gün sohbet etti. Birgün sohbet esnasında sohbette bulunanları bir cezbe hâli kapladı. İsmâil Hakkı Efendi, o sırada, Azîz Mahmûd Hudâyî hazretlerinin bir ilâhisini ve arkasından bir aşr-ı şerîf okudu. Bunun üzerine hocasının duâsına nail oldu. Osman Fadlî Efendi, İsmâil Hakkı’ya dönerek; “Seni buraya getiren mirasındır. Çünkü senden başka kalbimde uygun bir kimseyi göremedim” dedikten sonra, parmağını İsmâil Hakkı’nın ağzının ortasına koyup; “Bu nefes benden sonra sana nasîb olsun” dedi. İsmâil Hakkı şöyle der: “Hocam böyle buyurduktan sonra bende öyle bir zevk ve hâller hâsıl oldu ki, maksadıma kavuştum.” Yine bir Cum’a günü Osman Fadlî, İsmâil Hakkı’yı yanına çağırdı. Bir tefsîr şerhini uzatıp; “Al şunu, otuzaltı yıllık mahsulümdür. Allahü teâlâ sana daha ziyâdesini ihsân etsin” diye duâ etti. O duâdan sonra İsmâil Hakkı Efendi’de daha yüksek hâller meydana geldi. Seyyid Osman Fadlî şöyle buyurdu: “Allahü teâlâ bana öyle yüksek bir talebe verdi ki, hocam Şeyh Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye böyle yüksek bir talebe vermedi.”

İsmâil Hakkı Efendi, hocasının vefâtından sonra Konya, Seydişehir, Söğüt, İznik ve İstanbul yolu ile Bursa’ya geldi Bu yolculuk sırasında Hazreti Mevlânâ’yı, Sadreddîn Konevi’yi ve Eşref-zâde Abdullah Rûmî’yi ziyâret etti.

Sultan İkinci Mustafa Hân’ın, da’veti üzerine, 1107 (m. 1695) senesinde Edirne’ye gitti. Nemçe seferinde, orduya cihâdın sevâbını ve büyüklüğünü anlatarak, askeri coşturdu. Osmanlı Ordusu önce Belgrad’a vardı. Oradan Tuna’yı geçerek düşmanla çarpıştıktan sonra, kışın bastırması üzerine Edirne’ye geri döndü. Ertesi sene ordu yine Edirne’den ayrılarak Belgrad’a gitti. O sırada Sadrâzam Elmas Mehmed Paşa idi. İsmâil Hakkı Efendi, Elmas Paşa’nın hazır bulunduğu gazâların hepsine katıldı ve birkaç yerinden yara aldı. İsmâil Hakkı Efendi, ordunun zaferlerle geri dönüşünden sonra yaralı olduğu hâlde Bursa’ya döndü ve talebe yetiştirmeye, eser yazmaya devam etti.

Hocası Seyyid Osman Fadlî’nin vefâtından yirmisekiz sene sonra, gördüğü bir rü’yâ üzerine ailesiyle birlikte Şam’a gitti. Şam’da üç sene kadar kaldı. Sonra Allahü teâlânın izni, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) işâreti üzerine İstanbul’a gitti. Üç sene kadar Üsküdar’da kaldı. Bu sırada otuza yakın eser yazdı.

Kendisi şöyle anlatır: “Üsküdar’da iken bir gece Şeyh Üftâde ve Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin rûh-u şerîfleri gelip yanıma oturdu. Bursa tarafına gitmemi işâret ettiler. Sizi sağ tarafımıza alalım deyip, beni sağ taraflarına aldılar. Azîz Mahmûd Hudâyî bana çok iltifât etti.”

İsmâil Hakkı Efendi, 1135 (m. 1722) senesinde Bursa’ya gitti, ilk iş olarak bir dergâh yaptırdı ve ismini “Câmi-i Muhammedi” koydu. Dergâh; mescid, semahâne, çilehâne ve misâfir odalarından meydana gelmiştir. Câminin kitabesi bizzat İsmâil Hakkı Efendi tarafından yazıldı.

Ömrünün son günlerini evine çekilerek, eser yazmakla geçirdi. Yetmişaltı yaşında iken, Hakkın rahmetine kavuştu. Kabri, yaptırdığı Câmi-i Muhammedi’nin mihrabının arkasındadır. Sultan İkinci Abdülhamid Hân’ın yakınlarından Hacı Ali Paşa hem türbesini, hem de Câmi-i şerîfi ta’mir ettirmiştir. Kabrin üstü açıktır. Etrâfında ve üstünde demirden şebeke vardır.

Kendisi şöyle anlatır: “Allahü teâlâ, âdeti ilâhiyyesi üzerine beni bulunduğum dereceden daha yüksek bir dereceye yükseltti. Daha önce sahip olmadığım bir meziyeti kalbime akıtarak, beni ilim ve irfan sahibi eyledi. Allahü teâlânın bu şekilde derecemi yükseltip, bana ilim ve irfan ihsân etmesi yedi senede meydana geldi. Fakat bu feyz ve yüksekliğe kavuşmak başa gelen belâ ve musibetlerin, meşakkatlerin acısını tatmaya bağlı olduğundan, pekçok meşakkat ile karşılaştım. Bir taraftan diğer tarafa, bir memleketten başka memlekete gitmek sûretiyle çok meşakkat ve sıkıntılar çektim. Mihnet ve acı, insanı bulunduğu mertebeden aşağı indirmez. Bilâkis başa gelen belâ ve musibeti kadere rızâ ile karşılamak iyi âkibetlere vesile olur. İlk önce yolculuk yaptığım memleket Üsküp idi. Yedi sene sonra oradan Bursa’ya gittim. Yedi sene sonra Kıbrıs’a gitmem îcâb etti. Yedi sene sonra Harem-i şerîfe gittim. Yedi sene sonra Hicaz’a gittim. Orada çocuklarım vefât etti. Hac yolunda çok sıkıntılar çektim. Hattâ kıymetli kitaplarım ve eşyalarımın hepsi elimden gitti. Bütün bunlar karşısında ilâhi emre boyun eğdim. Yedi sene sonra Ebû Yümn’ün kabrini ziyâret maksadı ile doğum yerim olan Aydos’a gittim. Yedi sene sonra ikinci defa olarak hacca gittim. Yedi sene sonra Bursa’dan Şam’a gitmem emrolundu. Bütün akrabâlarımdan uzak kaldım. İşte birçok musibet ve çilelerle geçirdiğim bu yollar kırk seneyi geçiyor. Allahü teâlâ dilediğini yapar. Kimse O’na bunu niçin böyle yaptın diye soramaz. Karşılaştığım ve çektiğim bu sıkıntılar, tamamen ma’nevî işâretlerle meydana gelmiştir. Güzel âkibet, ancak Allahü teâlânın fermanı üzere meydana gelendir. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Benim çektiğim sıkıntıyı hiçbir peygamber çekmemiştir” buyurmuştur, insana gelen belâ ve sıkıntılar kalbi aydınlatır. Belâ ve musibet zamanında tecellî-i ilâhî meydâna geldiği için kalb genişler. Bütün bunlardan dolayı en şiddetli meşakkat, peygamberler hakkında meydana gelmiştir. Onlarınkinden daha hafifi evliyâda görülür. Bu i’tibârla büyük zâtlar hep meşakkat ve sıkıntı çekmişlerdir. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) kendisine çok eziyet ve sıkıntı veren kavmi hakkında; “İlâhî! Kavmime hidâyet eyle. Çünkü onlar bilmiyorlar” buyurarak hidâyetleri için duâ ettiler.” İsmâil Hakkı Bursavi buyurdu ki: “Evliyâyı inkâr etmeyip, muhabbet beslemek lâzımdır. Çünkü hadîs-i şerîfte; “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyuruldu. Kıyâmet günü bu büyükler sevdiklerine şefaat edeceklerinden, onları sevmemek uygun değildir. Onlara düşman olmak insanın helakine sebeb olur.”

“Kelime-i tevhîd ile zikr etmenin faydası: Kelime-i tevhîd; söyliyenin korkusunu ve hayalindeki düşünceleri giderir. Allahü teâlânın diğer isimleri ile yapılan zikrde hayâle gelen düşünceler tamamen gitmez. Hayâl galip olup, talebe, bir makamın sahibi oldum sanır. Hâlbuki, kavuştuğu makam hayâlidir. Makam, kalbi ve aynî değildir. Ben böyle iddiacılarla karşılaştım, Bunlardan ba’zısı; “Ben hergece mi’râc ederim” diye iddia ederdi. Ba’zıları da; “Bana günah zarar vermez” diyerek, bozuk i’tikâdda idi. Bu düşünceleri hayâlden gelme idi. Bu ise mekr-i ilâhidir, ya’nî Allahü teâlânın aldatarak, ni’met şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Evliyâdan Ebû Ali Rodbârî’den; “Bir kimse günah işler ve; “Bana helâldir. Çünkü ben öyle bir dereceye yükseldim ki, günahlar bana zarar vermez bana te’sîr etmez” derse, bu kimse hakkında ne dersiniz?” diye sorulunca, cevaben; “Öyle bir makama kavuştuğunu söyleyen, kavuştu fakat Cehenneme kavuştu. Yoksa Cennete ve Hakka kavuşmadı. Çünkü, haram olan şeylerin helâl olacağı makam yoktur. Haram olan, her makamda haramdır. Her âlim kendi makamına uygun amel işler. Yükselmeye mâni olan işlerin yanına uğramazlar. İşte bir asırdır âlemde hak ve doğru sûretinde, bâtıl olan işleri yapanlar meşhûr oldu” buyurdu.

“Ma’lûm ola ki, Muhammed aleyhisselâmın yoluna girene farz olan, Allahü teâlâdan başka olan şeyleri kalbinden çıkarmaktır. Mesela; bir kimse bir iş için sefere çıktığında, önce vatanını, hısım ve akrabasını terk edip yola devam eder. Eğer kalbinde vatanının, hısım ve akrabasının sevgisi var ve fazla ise sefere rahat rahat gidemez.

Belki yola da çıkamaz. Bir peygamber (aleyhisselâm) gazâya çıkarken, bir işle uğraşan kimseyi gazâya götürmedi. Meşhûr sözdür ki; “Bir evde iki sarıklı olmaz!” Çünkü herbiri bir tarafa çeker. Evin huzûrunun bozulmasına sebeb olur. Nefs ve şeytan kalbe vesvese verince, insanın zâhiri de bozulur ve kötü işler yapmaya başlar. Namazın fâidesine inancı az olan kimse, kaç rek’at kıldığını şaşırır. Ekseriya dini mes’elelerde yanılır. Çünkü kalbi elinde değildir.

Böyle kimselerin zâhirleri de harabdır. Onun için sûretten hakîkate istidlal et. Arkadaşlarından ayrılma, yoksa yolda kalırsın veya dalâlete saparsın! Topluluktan ayrılan helak olur. Tek olarak yola çıkma. Çünkü şeytan arkadaşın olur. Yolun başlangıcında olanlar a’mâ gibidir önünü göremez. Her an bir tehlike ile karşı karşıyadır. Kendisine yol gösterecek birine ihtiyâcı olduğu gibi, tasavvuf yoluna yeni girenin de yol göstericiye o kadar ihtiyâcı vardır.

Gel beri feyz-i ferâvanla (aşırı feyzle) umman olalım,
Dökelim kanlı yaşı inci ile mercan olalım,

Dîde-i sırrımıza sürme, cilayı çekelim,
Açalım gözümüzü şâhid-i Rahmân olalım.

İbn-i Edhem gibi derviş olup âlemde,
Sûreta merd kedâ, ma’nâda sultan olalım,

Maksat menzile ulaşmak ise eğer,
Bırakalım başka yolu, pîr-i virdden olalım.

Mâsivâdan (Allahü teâlâdan başka şeyler) kurtulmak kesin olarak onlardan alâkayı kesmekle olur. Mâsivâdan ilgiyi kesmek çok zor olduğu için, ekseri âlimler inzivâya çekilerek, insanlardan uzaklaşarak ve zühd (Harama düşme korkusu ile mübahların çoğunu terk) ile bunu sağladılar. Onun için Sadreddîn Konevî; “Görünüşte sultanlar gibi olalım. Fakat fakirler gibi yatıp kalkalım. Büyüklerin çoğu böyle idi. Biz dünyâ malını kazığa bağlarız, yoksa kalbimize bağlamayız” buyurdu.

Kâmil bir hocanın elinde terbiye olunan bir insan, kısa bir süre içerisinde maksadına kavuşur. Bunun misali dağlardaki meyvalar ile bahçelerdeki meyvalardır. Ya’nî dağlardaki ağaçların meyvaları terbiye ve bakım vasıtasıyla olmadığı için geç olgunlaşır ve tatlı olmazlar. Fakat bostanlarda bahçıvanların bakımıyla yetişen ağaçların meyvaları hem kısa zamanda olgunlaşır hem de çok lezzetli olur.”

Bursalı İsmâil Hakkı hazretlerinin yazmış olduğu şiirlerinden ve ilâhilerinden ba’zıları şunlardır:

Allah Diyelim

Zikr edelim hakkın güzel ismini,
Gelin Allah, Allah diyelim yâ hû!
Koymayalım dilimizden yâdını,
Gelin Allah, Allah diyelim yâ hû!

Hak dilinden zikr edelim her nefes,
Allah diyelim kırılınca bu nefes,
Mâsivâdan, çünkü Allah bize hayırlı,
Gelin Allah, Allah diyelim yâ hû!

Can ve teni burada koyup gidelim,
Sır ile Mevlâya mi’râc edelim.
Zikri yeter, gayri fikri nidelim,
Gelin Allah, Allah diyelim yâ hû!

Var iken gönülde bu endîşe,
Takmayalım adımızı dervişe,
Yetmez mi Hakka, ya bize bu pîşe,
Gelin Allah, Allah diyelim yâ hû!

Seherde

Seherlerde eser bâdı tecellî,
Uyan ey gözlerim vakti seherde.
Açılır gonce-i ihsânı külli,
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde.

Tecellî bağına girmek dilersen,
Hakîkat güllerin dermek dilersen,
Cemâl-i Hazreti görmek dilersen,
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde.

Hicâb-ı gafleti kaldır aradan,
Görürsün vechi bâki her aradan,
Uyursun sen, uyumaz ol yaradan,
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde.

Yuyanlar çeşm-i nerkisten bu hâbı,
Seher vakti görürler mehtabı,
Gözün aç hakkından işit hitabı.
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde.

* * * *

Kargalar tuttu bu gülistanı,
Dinlemez kimse bülbülün sesini.

Var iken bağda diken ve çöpler,
Kim bilir kadrini gül ve çiçeğin.

Misk-i anber gelir mesame duhânı,
Var iken bunu neylesin halk ânı.

Kimi derviş, kimi şeyh geçinir,
Hani o hande Hâlid ve hânı?

Hakkıyla Hakka iltica eyle,
Bâz der çünkü bâb râ humânî.

İsmâil Hakkı Bursavî’nin 106 adet eseri vardır. Bunlardan altmış kadarı Türkçe olup, sâde bir üslûp ile yazmıştır. Eserlerinden ba’zıları şunlardır: 1-Tefsîr-i Rûh-ül-Beyân: Kur’ân-ı kerîmin tefsîridir, İsmâil Hakkı hazretleri bu tefsîrinde şöyle buyurur: “Ma’nevî pederim, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin delâleti ile, birgün rü’yâmda Resûlullah ( aleyhisselâm ) bana lütfedip arkamı sığadılar. Tatlı bir ifâde ile; “Ümmetim için bir tefsîr yaz” diye emir buyurdular. Bunun üzerine Allahü teâlâdan ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) rûhâniyetinden yardım isteyerek üç cildlik bir tefsîr yazdım.” Bu tefsîr hem İstanbul’da hem de Mısır’da basılmıştır. Daha ziyâde bir va’z tefsîridir. 2- Şerh-i Muhammediyye (iki cild), 3- Şerh-i Mesnevî (iki cild), 4- Şerh-i Pendi Attâr, 5- Şerh-i Bostan, 6- Şerh-i Hadîs-i Erba’în, 7- Risale fî ilm-i Hadîs, 8- Kitâb-ül-Kebîr, 9- Kitâb-ün-netice, 10- Şerh-i Mukaddime fî ilm-i Nahv, 11- Şerh-i fıkh-ı Gîydânî, 12- Hüccet-ül-bâliga, 13- Kenz-i Mahfi, 14- Nakd-ül-hâl, 15-Risâlet-ül-câmi’a, 16- Risâle-i Verdiyye, 17- Şerh-i Şuab-il-Îmân, 18- Vesîlet-ül-merâm, 19- Şerh-ül-âdâb, 20- Kitâb-ül-envâr, 21- Sülûk-ül-mülûk, 22- Silsile-i nâme-i Celveti, 23- Kitâb-ül-mir’ât, 24-El-Vâridat-ül-kübrâ, 25- Hutab-ül-hutabâ, 26- Risâle-i Vahdet-i vücûd, 27-Şerhu salât-iş-Şifâ, 28- Esrâr-ül-hac, 29- Şerhu Dîbâce-i kasîde-i İbn-i Fârid, 30- Şerh-ül-mukrî el-Cezerî fî ilm-it-tecvid, 31- El-Vesâyâ fil-Uhûd, 32-Risâlet-ün-nesâyih, 33- Dîvân.

Kitâb-ül-hitâb adlı eserden bir bölüm:

“Bir kimse yapılması vâcib olanı yapmasa veya yapılmaması lâzım geleni yapsa, Allahü teâlânın ta’yin ettiği hududu aştığı için âsî ve günahkâr olur. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) ümmetinden sünnetini işlemediği için intikam almaz, ümmetinin cezalandırılmasını istemez. Allahü teâlânın emirleri ve yasakları böyle değildir. Allahü teâlânın, insanların aklının alamıyacağı emir ve yasakları çoktur. Bunlar, Allahü teâlânın mekridir. Bu mekrden kurtulmak için Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) gelen emir ve yasaklara uymak lâzımdır. Onun için Cüneyd-i Bağdadî (r.aleyh); “Kitâb ve sünnet, İslâmiyet terazisinin iki kefesidir” buyurdu.

Her insanın yanında bir melek bir de şeytan bulunur. Hayırlı düşünce ve ilhamlar melektendir. Kalbe gelen düşünceler dine muhalif ise, şeytanın iğvasından kalbe üfürdüğü vesveselerindendir. Melekler helâl yola da’vet eder, mübaha da’vet etmez. Şeytan ise harama da da’vet ettiği gibi mübaha da da’vet eder. Çünkü mübah sebebiyle hile yaparak, günah işletmeğe sevk eder.”

Rûh-ül-Beyân tefsîrinden ba’zı bölümler:

“Allahü teâlâ, Adem aleyhisselâmı yarattığı zaman, Cebrâil aleyhisselâmı ona şu üç hediye ile gönderdi: Akıl, ilim, haya. Cebrâil aleyhisselâm, Hazreti Adem’e (aleyhisselâm); “Ey Âdem! Bu üç hediyeden dilediğini seç” dedi. Âdem aleyhisselâm aklı seçti. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm, ilim ve hayaya yerlerine dönmelerini işâret etti. İlim ve haya; “Biz âlem-i ervahta birdik. Âlem-i ecsâdda (cesetler âlemi) birbirimizden ayrılmamıza asla râzı olmayız. Akıl nerede olursa biz ona tâbi olarak onunla beraber oluruz” deyince, Cebrâil aleyhisselâm; “Yerleşin” emrini verdi. Akıl dimağa, ilim kalbe, haya göze yerleşti.”

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etti: “Birgün Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) mescidden çıkıp şeytanla kanlaşınca; “Seni benim mescidimin kapısına kim getirdi?” diye sordu. Şeytan; “Allah getirdi” dedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Niçin getirdi?” diye sorunca, şeytan; “İstediğini bana sorman için” dedi. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Ey mel’ûn! Ümmetimi cemâat ile namaz kılmaktan neden menediyorsun?” diye suâl etti. Şeytan; “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm )! Ümmetin cemâatle namaza başladığı zaman, beni şiddetli bir sıtma tutuyor. Onlar namazlarını bitirip dağılıncaya kadar benden çıkmıyor” dedi. Server-i âlem ( aleyhisselâm ); “Ey mel’ûn! Ümmetimi ilim öğrenmekten ve duâdan niçin menediyorsun?” diye sordu. Şeytan; “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm )! Ümmetin duâ ettiği zaman ben kör ve sağır oluyorum. Onlar dağılıncaya kadar bu hâl benden gitmiyor” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Ey mel’ûn! Ümmetimi niçin Kur’ân-ı kerîm okumaktan alıkoyuyorsun?” diye suâl edince, şeytan; “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ) Ümmetin Kur’an-ı kerîm okumaya başlayınca ben kurşun gibi eriyorum” dedi. Son olarak Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Ey mel’ûn! Ümmetimi niçin cihâd etmekten alıkoyuyorsun?” diye suâl buyurdu. Seytan; “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm )! Ümmetin cihâd için sefere çıktığı zaman, ayaklarıma bukağı vuruluyor. Onlar dönünceye kadar bukağı ayaklarımda kalıyor. Onlar hacca gittikleri zaman zincirlerle bağlanıyorum. Onlar sadaka vermeğe niyet ettiklerinde, başıma bıçaklar konuyor. O bıçaklar beni kesiyor” dedi.”

Şöyle anlatılır: Vaktiyle bir velî, hac farizasını yerine getirmek için Mekke-i mükerremeye gitmeye niyet etti. Henüz akıl baliğ olmayan erkek evlâdı ona; “Babacığım nereye gidiyorsun?” diye sordu. Velî; “Beytullaha gidiyorum” dedi. Çocuk o evi gören, evin sahibini de görür sanarak, babasına; “Ey Baba! Beni niçin götürmüyorsun?” deyince, babası; “Oğlum sen hacla mükellef değilsin” dedi. Çocuk ağlayıp ısrar edince, velî zât çocuğunu da hacca götürdü. Mîkâta vardıklarında, ihrama girip, telbiyede bulundular. Harem-i şerîfe girince Beytullah göründü. Çocuk Kâ’be-i şerîfi görür görmez; “Allahü ekber” diyerek, orada rûhunu teslim etti. Babası bu durum karşısında hayretler içinde kaldı. Bu duruma çok üzüldü. Kâ’be-i şerîfden o anda şöyle bir nidâ geldi: “Sen beyti istedin, beyti buldun. Çocuk ise beytin sahibini istedi. O da Allahü teâlâyı buldu.

Allahü teâlânın velî kullarından birisi, İbn-i Sina’ya; “Ömrünü aklî ilimlerle bitirdin. Bununla hangi dereceye ulaştın” diye sordu. O da; “Günün saatlerinden bir vakit buldum ki, o vakitte demir hamur gibi olur” dedi velî zât; “O saati bana bildir” dedi. O vakit gelince İbn-i Sina, velî zâta haber verdi ve eline bir demir parçası alarak parmağını demire soktu. O vakit geçtikten sonra velî zât, İbn-i Sina’ya; “Biraz önce yaptığın gibi demire parmağını sokabilir misin?” dedi. İbn-i Sina; “Hayır! Çünkü o bu vaktin özelliklerindendir. Başka zaman yapılamaz” deyince, velî zât eline bir demir alıp, parmağını soktuktan sonra; “Akıllıya yakışan ömrünü fâni şeylerle harcamamaktır” dedi.

Bir zât, hacca giderken Ahmed-i Nâmıkî Câmî hazretlerinin sohbetlerine katıldı. O meclisin ma’nevî havasını teneffüs etti. Sohbet arasında Ahmed-i Nâmıkî Câmî’nin başının üzerinde kalkan gibi bir nûrun parladığını gördü. Ona olan sevgi ve bağlılığından hac için izin istedi. Ahmed-i Câmi, onun hacca gitmesine müsâade etti. O zât hac farizasını yerine getirdikten sonra tekrar Ahmed-i Nâmıkî Câmî’nin meclisine uğradı. Fakat, bu sefer hacca giderken gördüğü nûru göremedi. Ahmed-i Nâmıkî Câmî’den bunun sebebini sordu. O da; “Sen hacca gitmeden önce iltica ve acizlik içinde idin. Buraya gelip bu meclisden nasîblendin. Himmete kavuştun. Şimdi ise hac farizasını îfa ettikten sonra hacı ünvanını aldın. Bu durum seni gurûrlandırdı. Kendine bir mertebe verdiğin için, bu hâl seni önce kavuşmuş olduğun ma’nevî dereceden düşürdü. Bu yüzden de o nûru göremez oldun” buyurdu.

Şöyle nakledilir: Îsâ aleyhisselâm, birgün bir yahudi ile beraber yolculuğa çıkmıştı. Yanında üç tane çörek bulunuyordu. Çörekleri yahudiye vererek; “Bunları muhafaza et” dedi. Bir süre sonra yahudi çöreğin birisini yedi. Îsâ aleyhisselâm; “Üçüncüsü nerede?” deyince, yahudi; “İki tane idi” dedi. Yollarına devam ettiler. Yahudi Îsâ aleyhisselâmın mu’cizelerini gördüğü hâlde, suçunu i’tirâf etmedi. Böyle yürürken yolda üç altın dolu kaba rastladılar. Yahudi; “Yâ Îsâ! Bunları paylaştır” dedi. Îsâ aleyhisselâm; “Biri benim, biri senin diğeri de çöreği yiyenin” dedi. Yahudi sevinerek; “Üçüncü çöreği ben yedim” dedi. Îsâ aleyhisselâm; “Ey yahudi! Benim yanımdan ayrıl. Sen Allahü teâlânın kudretini gördüğün hâlde, üçüncü çöreği yediğini söylemedin de, şimdi dünyâ malından olan altın dolu kapları görünce, onlara sahip olabilmek için söyledin” dedi. Altın dolu kapların hepsini yahudinin yanında bırakarak, oradan ayrıldı. Bir süre sonra üç hırsız gelip yahudiyi öldürerek elinden altın kaplarını aldılar. Yemek getirmek için içlerinden birini gönderdiler. Kalan ikisi aralarında anlaşarak; “Giden arkadaşımızı gelince öldürelim” diye karar verdiler. Yemek getirmeye giden de, onları öldürmek ve altın kaplarına sahip olmak için yemeğin içine zehir koydu. Yemeği arkadaşlarına götürünce, diğerleri bir ufak münâkaşa sonunda onu öldürdüler. Diğer ikisi de gelen zehirli yemeği yeyince biraz sonra zehirlenerek öldüler. Îsâ aleyhisselâm dönerken, yahudiyi ve o üç kişiyi ölü olarak görünce hayretler içinde kaldı. Cebrâil aleyhisselâm gelerek ona durumu olduğu gibi anlattı.

Akıllı insana yakışan, dünyâ malının çokluğu ile gurûrlanmamak ve dünyâ malını toplamak için fazla çalışmamaktır. Dünyâ âhıretin tarlasıdır. Âhıret yolculuğuna hazırlanmak için sâlih amel işlemelidir. Dünyâ malının çokluğu ile gurûrlanmak, fakirleri hor ve hakîr görmek ve onlarla alay etmek zenginlere hiç yakışmaz. Zîrâ bu sıfat, kâfirlerin sıfatlarındandır.

Şöyle anlatılır: Hasen-i Basrî, hacca giderken, yolda devesini kaybetti. Devesini ararken bir çocukla karşılaştı. Çocuğa devesini görüp görmediğini sordu. Çocuk da devenin olduğu yeri, ona ta’rîf etti. Hasen-i Basrî deveyi bulunca çocuk ona; “Yâ Şeyh! Sen ne yiyip, ne giyersin?” diye sordu. Hasen-i Basrî de; “Şehvetimi kırmak için arpa ekmeği yiyorum. Nefisimi zelîl etmek ve gurûrumu kırmak için de yün giyiyorum” dedi. Çocuk; “Helâl olduktan sonra istediğini ye ve dilediğini giy” dedi ve tekrar sordu: “Ey Şeyh! Nerede kalıyorsun?” Hasen-i Basrî de; “Kamış evde kalıyorum” diye cevap verince çocuk; “Kendine zulm etme, istediğin evde kal” dedi. Hasen-i Basrî; “Sen çocuk olmasaydın bütün konuştuklarını senden alırdım” dedi. Çocuk gülümsiyerek; “Seni gâfil görüyorum. Zîrâ sana dünyâdan haber verdim, kabûl ettin. Dinden haber verecektim, sözlerimi kabûl etmedin. Şimdi evine dön ve kendini ibâdete ver. Ma’nen yüksel, hac farîzasını yerine getirmek için kendini hazırla. Şimdilik sana hac yoktur” dedi.

Mâlik bin Dinar şöyle anlatır: “Birgün, toprakla oynayıp ba’zan gülen ba’zan ağlayan bir çocuğa rastladım, önce çocuğa selâm vermek istedim. Fakat kibirden selâm vermedim. Hemen nefsime; “Ey nefs! Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) büyüklere de küçüklere de selâm verirdi” diyerek çocuğa selâm verdim. Çocuk; “Ve aleykümselâm ve rahmetullâhi ve berakâtühû yâ Mâlik bin Dinar” diye cevap verdi. Hayret içinde kalarak çocuğa; “Sen beni hiç görmediğin hâlde nasıl tanıdın?” diye sordum. Çocuk; “Âlem-i melekûtta benim rûhumla senin rûhun karşılaştı. Bizi Allahü teâlâ karşılaştırdı” dedi. Çocuğa; “Akıl ile nefs arasında ne fark var?” diye sorunca, çocuk; “Nefisin seni selâmdan men etti. Aklın ise seni selâm vermeğe teşvik etti” diye cevap verdi. “Sen neden toprakla oynuyorsun?” diye sordum. Çocuk; “Topraktan yaratıldık, yine toprağa karışacağız” dedi. Ben yine; “Seni ba’zan ağlarken ba’zan gülerken görüyorum. Sebebi nedir acaba?” diye sordum. “Rabbimin azâbını hatırladığım zaman ağlıyorum. Rahmetini hatırladığım zaman ise tebessüm ediyorum” dedi. “Ey oğul! Senin hangi günâhın var ki ağlıyorsun?” diye sorunca, çocuk; “Yâ Mâlik! Bunu söyleme. Zîrâ ben anamdan; küçük odun olmadan, büyüklerin tutuşmadığını gördüm” diye cevap verdi.”

Şöyle rivâyet edilir: Hazreti Îsâ (aleyhisselâm) yolculuk esnasında, bir dağ başında Allahü teâlâya ibâdet eden birine rastladı. Onun yanında içmek ve temizlik yapmak için bir pınar ve bakla yetiştirilen bir bahçe vardı. Îsâ aleyhisselâm o zâta selâm verdi. O zât da selâma mukâbelede bulundu. Îsâ aleyhisselâm; “Ne zamandan beri burada Allahü teâlâya ibâdet ediyorsun?” diye sordu. O zât; “Seksen seneden beri Allahü teâlâya ibâdet ediyorum. Şimdiye kadar Allahü teâlâdan bir dilekte bulundum. Allahü teâlâ dileğimi vermedi” dedi. Îsâ aleyhisselâm o dileğin ne olduğunu sorunca, o zât; “Allahü teâlâdan ma’rifet ve muhabbetinden bir zerre kalbime koymasını istiyorum. Fakat duâmı kabûl buyurmadı. Sen O’nun peygamberisin. Bu dileğimi bana vermesi için Hak teâlâdan ister misin?” deyince, Îsâ aleyhisselâm pınardan abdest alıp iki rek’at namaz kıldı. Allahü teâlâdan o zâtın dileğini yerine getirmesini niyaz etti. Sonra yoluna devam edip gitti. Geri dönerken yine o zâtın bulunduğu yere uğradı. Pınarın kaybolmuş, bahçenin de talan olmuş olduğunu gördü. Bu durum karşısında; “Yâ Rabbî! Ben, bu zât için senden ma’rifet ve muhabbet istedim. Sen ise rûhunu kabzettin. Bunun hikmeti nedir acaba?” diye niyazda bulundu. Allahü teâlâ şöyle vahyetti: “Yâ Îsâ! Sen bilmiyor musun ki, benim ma’rifet ve muhabbetim dünyânın harab olmasındadır. Beni bilen, beni seven hiçbir yerde yerleşmez ve oturmaz.” Yâ Îsâ! Onu görmek istersen şu vadidedir. Git onun durumunu gör.” Îsâ aleyhisselâm gidip onu orada gördü. Abid hiçbir şeyden habersiz, mecnûn olmuş bir hâlde idi. Îsâ aleyhisselâm seslendiği hâlde işitmedi. O zaman Allahü teâlâ; “Yâ Îsâ! izzet ve celâlim hakkı için onu kılıçla kessen duymayacaktır. Zîrâ ben onun kalbine ma’rifet ve muhabbetimi yerleştirdim. Yerleştirdiğim o ma’rifet ve muhabbetim zerreden daha azdır. Onu biraz arttırsaydım o yer ile gök arasında mest olup dolaşırdı” diye vahy etti.

Şöyle anlatılır: “Ebû Mansur bin Zâkir, sâlih ve zâhid bir zât idi. Vefâtı yaklaştığı zaman çok ağladı. “Ölüm ânında niçin ağlıyorsun?” diye sorulduğunda; “Hiç gitmediğim bir yola gideceğim için ağlıyorum” diye cevap verdi. Vefât ettikten dört gün sonra oğlu, Ebû Mansur bin Zâkir’i rü’yâsında gördü ve; “Ey Babacığım! “Allahü teâlâ sana nasıl muâmelede bulundu?” diye sordu. “Ey oğlum! Burada işler zannettiğinden çok daha zor. Rabbim bana; “Ey Mansur! Ben sana yetmiş senelik ömür verdim. Bugün buraya hangi amelin ile geldin?” diye suâl etti. Ben; “Otuz hac ile geldim yâ Rabbî!” dedim. Hak teâlâ; “Onları kabûl etmedim” buyurdu. Ben; “Kendi ellerimle muhtaçlara kırkbin dirhemi sadaka olarak dağıttım” dedim. Allahü teâlâ; “Onları da kabûl etmedim” buyurdu. Ben; “Yâ İlâhî! Kırk harbe katıldım” dedim. Hak teâlâ; “Onları da kabûl etmedim” buyurdu. Ben; “O zaman ben muhakkak helak oldum yâ Rabbî” dedim. Allahü teâlâ; “Bu gibi şeylere bakarak azâb etmek keremimden değildir. Yâ Ebâ Mansur! Hatırlamıyor musun, falan gün müslümanların ayağı kaymasın diye yoldan küçük bir taş parçasını kaldırmıştın. İşte bunun için sana acıdım. Zîrâ ben iyilik yapanların iyiliklerini asla zayi etmem” buyurdu” dedi.”

Ka’b-ül-Ahbâr şöyle anlatır. “Nûh aleyhisselâmın vefâtı yaklaştığı zaman, oğullarından Şam’ı çağırarak, ona şöyle vasıyyette bulundu: “Sana iki şeyi yapmanı, iki şeyi de yapmamanı vasıyyet ediyorum. Vasıyyetimin ilki; “La ilahe illallah” kelimesidir. Zîrâ o yedi kat semâyı aşar. Ona hiçbir şey perde olamaz. Yer ve gökler ve onların içindekilerin hepsi terazinin bir kefesine Kelime-i tevhîd de diğer kefesine konmuş olsa idiz Kelime-i tevhîd ağır gelirdi. İkincisi ise; “Sübhânallahi vel hamdülillahi” kelimesini çok söylemendir. Zîrâ o bütün sevâbları içinde toplar. Yapmanı istemediğim şeylerin ilki; “Allahü teâlâya şirk koşmak, ikincisi ise; “Allahü teâlâdan başkasına güvenip dayanmaktır.”

Şöyle nakledilir: “Fudayl bin Iyâd, talebelerinden birinin vefâtı yaklaşınca, onun yanına giderek, Yâsîn-i şerîf okumaya başladı. Talebe; “Ey Hocam! Bunu bana okuma” deyince, Fudayl bin Iyâd sustu. Sonra o talebeye Kelime-i tevhîdi telkin etti. Talebe; “Ben o mübârek sözü söyliyemiyorum. Çünkü ondan beriyim” diyerek vefât etti. Fudayl bin Iyâd evine dönerek, evden çıkmaksızın kırk gün ağladı.

Sonra rü’yâsında onu Cehenneme götürürlerken gördü ve sordu: “Ey Oğul! Sen talebelerimin en iyilerindendin. Neden Allahü teâlâ senden ma’rifet nûrunu aldı?” Talebe; “Üç şey sebebiyle Allahü teâlâ benden ma’rifet nûrunu aldı. 1- Nemime: Çünkü ben size başka, arkadaşlarıma başka söylerdim. 2- Hased: Ben arkadaşlarıma hased ederdim. 3- İçki: Bir defasında hastalanmıştım. Hastalığımı tedâvi ettirmek için hekime gittim. Hekim bana; “Her sene bir kadeh şarap içeceksin, yoksa iyi olmazsın” dediği için şarap içiyordum” dedi.”

“Sehl bin Abdullah’a biri gelip; “Evime hırsız girdi. Eşyalarımı çaldı” diye şikâyette bulununca; “Sen, Allahü teâlâya şükr et. Şayet hırsız olan İblîs, kalbine girip îmânını çalsaydı, o zaman ne yapacaktın” buyurdu.

“Ebû Ca’fer Bağdadî buyurdu ki: “Altı haslet, altı kişiye yakışmaz: 1-Tamah, âlimlere yakışmaz, 2- Acelecilik, âmirlere yakışmaz, 3- Cimrilik, zenginlere yakışmaz, 4- Kibir, fakirlere yakışmaz, 5- Hafiflik, ihtiyârlara yakışmaz, 6- İnsanları kötülemek, asâletli ve neseb sahibi olanlara yakışmaz.”

“Şöyle rivâyet edilir: “Şeytan, Yahyâ aleyhisselâma gelip; “Sana nasihat etmek istiyorum” dedi. Yahyâ aleyhisselâm; “Yalan söylüyorsun. Sen bana nasihat edemezsin. Sen bana âdemoğlundan haber ver” deyince, şeytân; “Onlar bize göre üç sınıftırlar. Birinci sınıf: Bize göre sınıfların en zorlusudurlar. Biz ona gidip vesvese veririz, onun yanından kandırdık diye ayrılırız. Sonra o tövbe ve istiğfarla Allahü teâlâya sığınır ve ona yaptırmağa çalıştığımız günahı işlemez. Onun yanına vardığımız zaman onu hep tövbe ve istiğfar yaparken buluruz. Biz ona ne günah işletebiliyoruz ne de ondan ümid kesiyoruz. Biz ondan dolayı büyük bir sıkıntı içindeyiz, ikinci sınıf: Bu sınıftaki insanlar bizim elimizdedir. Çocukların elinde, birbirlerine atıp oynadıkları top gibidir. Her türlü isteğimizi onlara yaptırırız. Üçüncü sınıf: Senin gibi peygamberlerdir. Onlara hiçbir günah işletmeye bizim gücümüz yetmez” dedi.

Mensûr bin Ammâr (r.aleyh) anlatır: “Beni, Allah rızâsı için ziyâret eden, ibâdeti, teheccüd namazı ve göz yaşları çok olan bir kardeşim vardı. Birgün onu göremeyince sordum. Hasta olduğunu söylediler. Ben de ziyâret etmek için evine gittim. Evin ortasında onu, dudakları şişmiş, yüzü simsiyah, gözleri masmavi olmuş bir hâlde yatarken gördüm. “Ey kardeşim! Kelime-i tevhîdi çok söyle” dediğim zaman, gözlerini açıp gadabla bana baktı. “Eğer bu mübârek sözü söylemezsen seni yıkamam, kefenlemem ve senin namazını da kılmam” dedim. O da; “Ey kardeşim Mansûr! O kelime ile arama bir perde çekildi” dedi. Ben; “La havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm de! Senin kıldığın namazların, tuttuğun oruçların ve ibâdetin nerede?” diye sorduğum zaman; “Ey kardeşim! Bunların hepsi Allahü teâlâdan başkası için yapılmıştır. Ben bunları, yaptı desinler diye yapmıştım” dedi.” Vehb bin Münebbih şöyle anlatır: “Şeytan, İsrâiloğullarından bir âbidi, şehvet, gadab ve birçok yollarla kandırmaya çalıştı. Başaramayınca korkutmak istedi. Âbid birgün kırlık bir yere gidip, Allahü teâlâya ibâdet etmeye başlayınca, şeytan yılan sûretinde gelerek onun bacaklarına sarıldı ve bedenine çıkarak başına kadar ulaştı. Secde edeceği sırada hemen secde yerine dolandı. O zât yılanı bir kenara iterek, secde etti. Namazı bittikten sonra, şeytan, âbidin yanına gelerek: “Seni kandırmak için ne kadar çalıştımsa, sana günah işletmeye muvaffak olamadım. Şimdi sana arkadaş olmak istiyorum. Bundan sonra seni kandırmaya çalışmayacağım” deyince, âbid; “Senin arkadaşlığına ihtiyâcım yoktur” dedi. Şeytan; “Ademoğlunu ne ile yoldan çıkarırım onu sormuyor musun?” deyince; “Evet soruyorum” dedi. Şeytan da; “Cimrilik, hiddet ve sarhoşlukla yoldan çıkarırım” dedi”

Şöyle anlatılır: “Vaktiyle büyüklerden bir zât, şeytanı vücûdu zayıflamış, rengi sararmış, ağlarken gördü. O zât; “Senin vücûdunu zayıflatan şey nedir?” diye sorunca; “Allah yolunda koşan at kişnemeleridir. Benim yolumda koşsalardı, benim için daha sevimli olurdu” dedi. O zât yine; “Senin rengini değiştiren şey nedir? diye sordu. Şeytan; “Müslümanların, Allahü teâlâya itaat üzerine birbirlerine yardım etmeleridir. Onlar eğer isyan üzere birbirlerine yardım etselerdi, benim için daha sevimli olurdu” dedi. O zât; “Seni ağlatan, seni böyle üzen şey nedir?” diye sorunca, şeytan; “Hacıların ticari bir gaye ile değil de, yalnız Allahü teâlânın rızâsını ümîd etmek gayesi ile Kâ’be’ye haccetmeye gitmeleridir. Ben onların bu yüzden haclarının kabûl olacağından korkuyorum, işte bu beni çok üzüyor, onun için gözlerimden yaşlar akıyor” dedi.”

¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-2, sh. 266

2) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 219

3) Kitâb-ı Silsile-i İsmâil Hakkı sh. 105

4) Pendi Attâr Şerhi mukaddimesi

5) Sefînet-ül-evliyâ cild-3, sh. 37

6) Kâmûs-ül-a’lâm cild-2, sh. 950

7) Münşeât-i Azîziyye sh. 288

8) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 28

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1026

10) Rehber Ansiklopedisi cild-8, sh. 226

11) Tefsir-i Ruh-ül-Beyân

12) Kitâb-ül-hitâb

13) Lugat-ı Târihiyye ve Coğrafiyye sh. 173

ALFABETİK SIRA
HİCRÎ ASIRLAR