ARA
HİKMET EHLİ ZATLAR BUYURUYOR Kİ
Allahü teâlâ kimi sever?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bundan yüz sene önce hiçbirimiz yoktuk. Yüz sene sonra da hiçbirimiz olmayacağız. İki yokluk arasında olan, çok kısa bir hayat içindeyiz. Bu kısa hayatı en kıymetli işle değerlendirmek gerekir, çünkü hayat kısa, yol uzun, varacağımız yer ise sonsuzdur. Şaka değil, ölüm mutlaka gelecek. Allahü teâlâ korusun, bir kibritin ateşine dayanamayız, bir mumun ateşine bile elimizi koyamayız. Cehennemdeki ateş ise, bildiğimiz ateş değildir. İnsan bir an bu ateşi düşünse, uykuları kaçar, yemek yiyemez. Devamlı, (Ne olacak benim halim?) diye düşünür.

Önemli olan, insanların değil, Allahü teâlânın takdir etmesi, beğenmesidir. O kimi sever? Elbette alçak gönüllüyü sever, kibirliyi sevmez. Çünkü her türlü günaha Cenab-ı Hakk’ın sıfatları düşmandır, ama kibirliye, zatı yani bizzat kendisi düşmandır. Onun için, (Kibirliye hiç acımam, onu yakarım) buyuruyor. Allahü teâlânın verdiği bazı kabiliyetler, bazı üstünlükler, bazı makamlar, insanı kibre sürüklememeli, onu insanlıktan çıkarmamalı.

Bir müminin imanının kâmil olması, şu üç şarta bağlıdır:
1- Hanımıyla iyi geçinir. O da Allah’ın kuludur, üstelik kendisine emanettir. Onu üzecek şeylerden sakınmalı, kul hakkından korkmalı. Kul hakkının ahiretteki hesabı çok zordur.

2- Zenginlerin değil, fakirlerin sohbetinden hoşlanır, fakat fakir denilince dilenci anlaşılmamalıdır.

3- Yardımcılarıyla, hizmetçileriyle rahatça oturur, bağdaş kurar, soğanını kırıp yemek yer. Kibirlenmekten sakınır. (Bir damla suydum, bu hale geldim. Beni bu hale getiren yüce Allah’a şükürler olsun) diye düşünür. Zaten insan öldükten sonra başına gelecekleri düşünse, her şeyden vazgeçer. Kim bu üç hususa riayet ederse Rabbimize çok şükretmelidir.

Eğer Cenab-ı Hak bir kuluna şu iki şeyi vermişse, onun başka bir şeye ihtiyacı yoktur:
1- Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadında olmak, yani Resulullah’a tâbi olmak.

2- Bu itikadı yani dinimizi doğru öğreten zata mutlak itaat, mutlak sevgi, mutlak bağlılık. Bunda zerre kadar tereddüt, sapma veya kayma olursa istifade biter. Dolayısıyla, (Bize dinimizi öğreten zatı seviyorum) demek yetmez, bunu icraatıyla ispat etmek şarttır. Çünkü lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden entaktır. Yani insanın hâl ve hareketi, sözünden daha tesirli olur. Sevgi itaate yani tâbi olmaya bağlıdır. İtaatin olmadığı yerde, sevgiden nasıl bahsedilir ki?

İmam-ı Ahmed Rabbani Hazretleri

1563 yılında Hindistan'ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmam-ı Rabbani ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbani, Rabbani âlim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kâmil, olgun âlim demektir. Hicri ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı Müceddid-i elf-i sani, ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, Sıla ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer'in soyundan olduğu için, Faruki nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, Serhendidenilmiştir.   Devamını Oku

Devamını Oku

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri

Ehl-i sünnetin reisidir. Fıkıh bilgilerini, Ehl-i sünnet itikadını topladı. Yüzlerce talebesine öğretip, kitaplara geçirilmesine sebep oldu. Müslümanlar tarafından kağıt imali bunun zamanında başladı.
Derin ilmi, keskin zekası, aklı, zühdü, takvası, hilmi, salahı ve cömertliği yüzlerce kitaplara yazılıp anlatılmıştır. Talebesi pek çok olup, büyük müctehidler, âlimler yetiştirdi. Ehl-i sünnetin yüzde sekseni Hanefi mezhebindedir.
Asıl adı Numan’dır. 80 (m. 699) senesinde Kufe’de doğup, 150 [m.767]’de Bağdat’ta şehid edildi.   Devamını Oku

Devamını Oku

Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri

Büyük İslâm âlimlerinden ve evliyânın en meşhûrlarından. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbanî, Sultân-ı evliyâ, Kutb-i a’zam, Bâz-ül-Eşheb gibi lakâbları vardır. 470 (m. 1077) senesinde İran’ın Geylân şehrinde doğdu. Bu sebeple de Geylânî denilmiştir. 561 (m. 1166)’de 91 yaşında iken Bağdad’da vefât etti.

Devamını Oku

Devamını Oku

Yavuz Sultan Selim Han

İslâm halîfelerinin yetmişdördüncüsü ve Osmanlı pâdişâhlarının dokuzuncusu. İkinci Bâyezîd Hân’ın oğlu, Sultan Süleymân Hân’ın babasıdır. Hilâfeti, Osmanlı pâdişâhlarına bağlayan padişahtır. 875(m. 1470)’de Amasya’da doğdu. 920(m. 1514)’de Çaldıran’da İran şahı İsmâil-i Safevî’yi mağlub ederek, bozuk inanışlarının yayılmasını önledi. Böylece İslâmiyete büyük hizmet etti. 923(m. 1517) senesinde Mısır’ı aldı. Haremeyn-i şerîfeyn de ele girmiş oldu. Hutbelerde ismini; “Mekke ve Medine’nin hizmetçisi” diye okuttu. Son Abbasî halîfesi olan, Ya’kûb bin Müstemsik-billah’dan mukaddes emânetleri alarak halîfe oldu.    Devamını Oku

Devamını Oku

Şeyh Şamil Hazretleri

Meşhûr Kafkas kahramanı, âlim ve velî. Rusların, Kafkasya’da ortadan kaldırmak istediği İslâmiyeti, tekrar ihyâ etmek, yaymak için uğraşan, Kafkas-Rus mücâdelesinin en unutulmaz siması ve düzenli Rus ordularını dize getiren büyük mücâhid. 1212 (m. 1797) senesinde Dağıstan’ın Gimri köyünde doğdu. Babası Muhammed, ona Ali ismini verdi. Küçük yaşta ağır bir hastalığa yakalanan Ali’ye, âdetlerine uyarak, Şâmil ismini de verdiler ve o isimle çağırmaya başladılar.
Devamını Oku

Devamını Oku

Fatih Sultan Mehmet Han

İstanbul’u fetheden Osmanlı sultânı. Din ve fen bilgilerinde âlim, kerâmetler sahibi ve velî. 835 (m. 1432) senesinde Edirne’de doğdu. Babası altıncı Osmanlı Pâdişâhı Murâd Hân olup, annesi Hümâ Hâtun’dur. Fâtih Sultan Mehmed Hân. Önce Manisa’da sancak beyi oldu. Ondört yaşında babasının yerine ilk defa pâdişâh oldu. 855 (m. 1451) yılında kesin olarak Osmanlı tahtına oturdu, İstanbul’u fethetti. 886 (m. 1481) yılında vefât edip, Muhyiddîn Ebü’l-Vefâ hazretleri tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra, İstanbul’da yaptırdığı Fâtih Câmii’nin bahçesindeki türbesine defnedildi.    Devamını Oku

Devamını Oku